Can Dündar’ın GTSM’nin Yasaklanmasını Konu Ettiği “Musiki İnkılabı İyi Yolda” Başlıklı Yazısı Üzerine… A. Sarı


Toplam Okunma: 3353 | En Son Okunma: 21.11.2017 - 02:38
Kategori: Basından, Cevabi Yazılar, Cumhuriyetimiz-Müzik, Yazarlarımız: A.Sarı

Yazıdaki (http://www.candundar.com.tr/index.php?Did=829) Fahir Atakoğlu konseri sonuç tesbitlerine diyeceğimiz olmamakla birlikte, yazının öncül tarihsel açıklamalarında araştırma ve özümsemeye dayanmayan ahkamlar görülmektedir. “Gazeteciysen, şairsen, düşünür’sen veya bir konser haberi vereceksen” diyeceğimiz bir şey yok. Ama konu Türk müziği inkilabı hakkında dayanaksız-kaynaksız, bir-iki yanlı bilgi kırıntısıyla kişisel yorumlara dayanan söylemlere gelince, orada bizim de dayanaklı-kaynaklı diyeceğimiz sözler bulunmaktadır…

Şöyle diyor sayın Dündar:
“Paşa (Mustafa Kemal Paşa) –toplantı halindeki müzik adamlarımıza- Çankaya’dan birkaç seferdir telefon ettiriyor. ‘Musiki inkılâbı ne yoldadır’ diye soruyor”.
Müzisyenler paniklerler. Ellerini çabuk tutmaları lazımdır. İnkılabı o gün, orada kendilerinin yapacağını anlarlar. Sonunda içlerinden birisi “Memlekette tek sesli şarkı söylemeyi yasaklayalım” der.
İlk itiraz eden Cemal Reşit Rey olur:
“Olur mu böyle şey…! Diyelim bir çoban davarlarını otlatırken şarkı söyleyecek olsa ille köye gidip, ikinci bir çoban bulup, ‘Gel birader şu ikinci sesi uydur  mu diyecektir?”
Ama bu itirazı kimse dinlemez. Sonunda İçişleri Bakanlığı bir emirle radyoda Türk müziği yayınlanmasını yasaklar.”

Can Dündar yasaklama olayını birkaç saatte kararlaştırılan bir olgu gibi yansıtıyor. Ayrıca bu süre yazdığı gibi 8 ay olmayıp,1 yıl 9 ay, 4 gündür(2 kasım 1934, Cuma-6 Eylül 1936, pazar). Toplum hayatı içinde hiç sayılabilecek bu kısa sürenin, gelecek bütün müzik hayatımızı etkilediği şeklinde bir yorum yapıyor ki, Toplumların kültürlerini değiştirmede 300 yıl bile yeterli gelmezken, bu kadar kısa bir sürenin müzik hayatımızı etkilediğini düşünmek, sonuç çıkarımı açısından işin kolaycılığına ve dar görüşlülüğüne kaçmaktan başka bir şey değildir.

Şöyle devam ediyor Can Dündar:
Tabii 4 saatte yapılan bu “devrim” geri teper. Halk Hint ve Arap radyolarına hücum eder ve yasak 8 ay sonra ister istemez kaldırılır. Devrimin acelesi vardır ama kültür aceleye gelmez.”…

Kimsenin müzik devrimimizi aceleye getirdiği falan yoktur. Uygulama sadece o dönemin hükümetinin bakış açısıyla yaptığı icraattır. Sayın Dündar, bugün veya geçmiş hükümetlerin yaptığı uygulamalara ve yansımalarının ne kadar zaman alıp almadığına (bu yazısında) hiç bakmıyor sanırım. Sanki TBMM’den çıkan her kanun uygulamamız oturuşmuş gibi…

Konuyu şimdiye değin yapıldığı gibi dar kapsamlı düşünmek, ancak bilgi ve bakış açısı zayıf insanların yaptığı bir iş olmuştur hep ülkemizde. O dönemin kısa süreli uygulamasını bugünkü duruma mal etmek ve sonuçlar çıkarmak ortaokul öğrencisi mantığından öteye gidemiyen bir yaklaşım/düşünce tarzıdır. Ortasında akan öyle büyük nehirler vardır ki?

Bu tarz düşünce ve sonuç çıkarımları gazetecilerimizin düştüğü en büyük populist yanılsamalardır. Çünkü bu yazılar günlük yazılardır ve gazeteci açısından günü kurtarmaya yöneliktir. Tarih söz konusu olduğunda bu arkadaşlarımızın daha dikkatli davranmaları gerekmektedir.

Günü, olayı, konseri tesbit etmeye, görüşlerini açıklamaya tabii ki diyeceğimiz bir sözümüz yok. Ama bugünkü küçük bir olguyu içine alan konser izlenimini geçmişin yanlı veya araştırılmadan seçilmiş küçük anekdotlarına dayandırarak açıklamaya çalışmak, günlük olarak tatmin sağlasa da gelecek açısından gülünç durumlara düşme riskini de beraberinde getirmektedir.

Konunun özüne dayanan detayını 1995’de kaleme aldığım “Cumhuriyetimiz ve Geleneksel Türk Sanat Müziği” başlıklı (Orkestra Dergisi Ocak 1995, sayı: 253 ve 1996-Kültür Bakanlığı, Sanat Dergisi’nde yayınlanan) makalemde kaynaklarıyla dile getirmiştim.

Şimdi o yazımdan hem Can Dündar yazısıyla karşılaştırma yapmanızı sağlayacak hem de ilginizi çekecek bazı alıntılar yapıyorum:

“ATATÜRK, Alman gazeteci ve yazar Emil Ludwig’e* verdiği demeçte müzikle ilgili olarak şunları söylüyordu:
-Montesqieu’nün “Bir milletin musikicilikteki meyline ehemniyet verilmezse, o milleti ilerletmek mümkün olmaz” sözünü okudum. Tasdik ederim… Bizim müziğimizi geliştirmede Batı gibi 400 yıl beklemeye tahammülümüz yoktur…(Prof. Dr. Gültekin ORANSAY “Atatürk+Küğ” Yayınları, İzmir, 1985.)”
Cumhuriyet yıllarımızın başında müziğimizde iki ana tür varlığını sürdürüyordu: Türk ve Batı müzikleri…
Ama etkileşimleri o kadar fazla değildi. Çünkü ikisi de 1980’lere değin sürecek olan “birbirini kabul etmeme” çözümsüzlüğüne girmişlerdi. Halkın ise böyle bir olaydan haberi bile yoktu. O varolan müzikler arasında kendine uygun olanını seçme şansına sahipti. Uygulamalara Türk Müziği açısından baktığımızda sonuçta elde edilen zaman kaybı ve verimsizlik olmuştu. İki grubun fikirleri genel olarak şöyleydi:
Geleneksel Türk müzikçisine göre:
“Batı müziği bizim değildi. Bu müzikle uğraşmak kendi kültürünü, müziğini inkar etmekti.
Batı müzikçisine göre ise:
“Geleneksel Türk müziği tek sesli, çağın gerisinde kalmış, hiçbir evrenselliği olmayan bir müzik idi.
Bu iki tür varlığını sürdürürken Ziya GÖKALP’in de etkisiyle Türk halk müziği (THM) önem kazanmaya başladı.

Bu görüşün yıllar sürecek uygulamasında etkili olan Ziya GÖKALP ölümünden (1924) bir yıl önce yayınladığı “Türkçülüğün Esasları” kitabında geleneksel Türk müziği (GTSM) ile ilgili olarak yeterli araştırmaya dayanmayan fikirlerini öne sürüyordu**:
O’na göre yurdumuzda üç türlü müzik vardı. Kendi deyimiyle “Doğu müziği, Batı müziği ve Halk müziği”. Müzikle dinleyici olmaktan öteye ilgisi olmayan GÖKALP müzik görüşlerini şöyle tamamlıyordu.
“Acaba bunlardan hangisi bizim için millidir? Doğu müziğinin hem hasta, hem de gayr-ı milli olduğunu gördük. Halk müziği kültürümüzün, Batı Müziği de medeniyetimizin müzikleri olduğu için, her ikisi de bize yabancı değildir… Halk Müziğimiz bize birçok ezgiler vermiştir. Bunları toplar ve Batı müziği usulünce armonize edersek, hem milli, hem de Avrupai bir müziğe kavuşmuş oluruz.”
İlk uygulamalar da bu yönde oldu…
GTSM’nin ilk yıllarında resmi uygulamalardan dışlanmasının temelinde,
metodsuzluğu, notayı kabul etmemesi ve geçen 100 yılın da etkisiyle gerek seslendirimde, gerekse yeni belirlemeye başlayan müzikte popülerleşmenin kısmen de olsa getirdiği bozulmanın yanında, Osmanlı’nın reddi yatıyordu.
Atatürk bütün özel toplantılarında GTSM’yi eksik etmiyordu; ama yine de GTSM’nin ve THM’nin bir bütün olduğu fikri ilk zamanların resmi uygulamalarında rağbet görmüyordu. Tabii ki nedenleri vardı.
Ulu önder Atatürk, “Türk müziğindeki sentez” düşüncesini ve müzikte de bilimselliğin gerekliliğini, hemen her müzikli toplantıda vurguluyor, sanatçılara yaptıkları müzikle ve çalgılarıyla ilgili sorular soruyordu. Saadettin Kaynak (1895-1961) dokuz saat süren bir müzikli toplantıda Ata’nın:
-“Musıki nedir? Şark ve Garp musıkilerinin hangisi bize bu dokuz saati doyumsuz kıldı?” şeklinde bir bir konu açtığını ve konunun bir toplantı havasında görüşüldüğünü belirterek diğer anısını şöyle anlatıyor:
“… Başka bir gece Dolmabahçe Sarayı’nda yapılan İzzettin Paşa’nın kızının düğününde Atatürk alaturka saz heyeti ile orkestrayı imtihana çekti. Aynı eserin her iki heyet tarafından çalınmasını emretti. Fakat bu kabil olmadı. Daha sonra orkestranın bir zeybek çalmasını istedi. Lakin onların bunu yapamayacağı anlaşıldı. En sonunda saza zeybek, orkestraya da dans havaları çaldırtarak düğünün neşe içinde devamını buyurdular. Selahaddin Pınar ile Safiye Hanım da orada idiler(Oransay, “Ön.Ver.” sf.56.).
Cemal Reşit Rey (1904-1985) 22 Eylül 1925 tarihindeki Atatürk’le ilgili bir anısını şöyle anlatıyor:
“.. Bizlere gelince; ben piyanonun, arkadaşlarım da hazırlanmış olan nota sehpalarının önüne önüne oturduk. Cesar Franck’ın ‘Quintet’ini çalmaya başladık. Baştakı “ıntroductıon” bitmişti ki Atatürk’ün misafirleriyle sohbete dalması üzerine konserimizi kesmenin münasip olduğunu hissettik. Klasik Batı müziğine karşı alakasının fazla olmadığını o gün anladım. İşte bu sebepledir ki çoksesli müziğin memlekete girmesi konusundaki gayretleri kendisine karşı olan hayranlığımı büsbütün arttırdı. … Kendisinde hissiyata kapılmadan tarafsız görüşlerin ne derece kuvvetli olduğunu gördüm.( Oransay “Ön. Ver.” Sf.77.)”
Bu yıllarda resmi uygulamalar sürerken arayışlar da devam ediyordu. GTSM ise varlığını dernek ve cemiyetlerde sürdürüyordu. Buralarda GTSM’nin ünlü isimleri dersler veriyor, yeni eserler üretiliyor, araştırmalar yapılıyordu. Çoğu İstanbul’da olmak üzere yurdun çeşitli yörelerinde 30’u aşkın dernek ve cemiyet faaliyet gösteriyordu.
Bu arada GTSM’nin belli bir sisteme oturtulması çalışmaları H. Saadettin Arel (1880-1955) ve arkadaşları tarafından sürdürülüyor, denemeler yapılıyordu.
1926 yılında Darülelhan’ın(ezgiler evi) adının “İstanbul Belediye Konservatuvarı”na dönüştürülmesiyle birlikte GTSM eğitiminin yasaklanması, hem GTSM hem de GTSM uğraşanları için ağır bir karar olmuştu.
Bu olayı Cemal Reşid Rey’in ağzından aktarıyoruz:
“Sene 1926. Yaz aylarında Ankara’dan bir davet geldi Da’r ül-elhan Müdürü Musa Süreya Bey’e ve bana. Daveti Maarif Vekili Necati Bey yapıyordu. Maarif Vekaleti bir encümen kurmuş. Sanayii Nefise Encümeni(güzel sanatlar kurultayı). Sanat meselesi görüşülecekti.

Bu encümende kimler vardı?: Reis olarak rahmetli ressam, Güzel Sanatlar Akademisi müdürü Namık İsmail ve burada hoca olan Çallı İbrahim, İstanbul Müzeleri müdürü Halil Etem Bey, İsmail Hakkı Bey, Mimar Kemalettin Bey. Biz Musa Süreyya Bey’le bir layiha (tasarı) hazırladık ve encümene sunduk. Bu tarihi bir lahiyadır. Darülelhan isminin kaldırılması ve onun yerine Konservatuar isminin kullanılmasını, ayrıca Maarif’e bağlı bütün mekteplerde müzik tahsilinin eski tarz usulleriyle yani yegah, düğah, segah ve düm-tek tabirleriyle değil; solmizasyon denilen usulle yani do, re, mi, fa, sol tabirleriyle yapılmasını teklif ettik. Bu teklifimiz kabul edildi ve günden itibaren Darühelhan ismi kalktı ve yerine Konservatuar ismi alındı. Türk müziği tedrisatına son verildi. Onun yerine eski Türk sanat musikimizi notaya almak ve doğru olarak icra etmek üzere bir icra heyeti kuruldu. Bu topluluğun ismi de Türk Müziği İcra Heyeti oldu.(“Kuruluşunun 50.yılında İstanbul Belediyesi Konservatuarı” Hazırlayanlar: Hikmet TONGUR, Orkestra Dergisi Yayınları, İstanbul, 1976, sf.4.)”

Türk müziği eğitiminin yasaklanması kararı birçok resmi ve özel müzik öğretim kuruluşunu etkiliyor; Mildan Niyazi Ayomak (1888-1947) İzmir Musiki Mektebi’nde GTSM eğitimini kaldırarak yalnızca keman, mandolin, piyano gibi Batı müziği dersleriyle yetinmek zorunda kalıyordu.

Tekkeler, özellikle Mevlevi ve Bektaşi Tekkeleri GTSM’nin yaşamasında yüzyıllardır etken olmuşlardır. 30 Kasım 1925’de kapatılmalarına rağmen bu türden yeni örnekler bestelendi ve özel toplantılarda, 1950’den sonra ise halka açık konserlerde seslendirilmeye devam edildi.

Maarif Vekaleti’nin 9 Aralık 1926 günlü yazısıyla Darülelhan’ın İstanbul Belediye Konservatuvarı’na dönüştürülmesi sonucunda kurulan Tasnif ve Tesbit Heyeti’yle birlikte, belki de GTSM’nin bugün bile en önemli eksiği olan müzik araştırmacılığı da kurumlaşmış oluyordu. Önce Rauf Yekta Bey (1875-1935), Muallim İsmail Hakkı Bey (1866-1927) ve Zekaizade Ahmed Irsoy’un (1869-1943) görev aldığı heyete, İsmail Hakkı Bey’in 1927’de vefatı üzerine Ali Rıfat Çağatay (1867-1935) getirildi. 1935’de Heyet’e giren Mesud Cemil (1902-1963) üç yıl görev yaptı. 1950’de Refik Fersan’ın başkan olduğu heyet kuruluşundan O’nun vefatına dek 43 defter ve 250’yi aşkın yaprak nota yayınlandı. Buna benzer çalışmalar daha sonra Ankara ve İstanbul Radyolarında “Repertuar Kurulu” ve Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde “Türk Musikisi Araştırma ve Değerlendirme Komisyonu” gibi kurumlarca sürdürüldü. Bu kurullarda GTSM’ye isim vermiş birçok ünlü isim görev aldı.
İlk Radyo yayınları İstanbul’da 1927, Ankara’da 1928’de başlamıştı. O dönemleri Ruşen Ferit Kam (1902-1981) şöyle anlatıyor:
“… İstanbul Radyosu ilk kurulduğu zaman (1926) yayın yeri Osmaniye’deydi. Otobüslerle giderek çok iptidai bir stüdyo yayın yapardık. Ancak burada çok kalmadık. Kısa bir süre sonra İstanbul Büyük Postane’nin en üst katında işe başladık. Canlı yayın yapılırdı. Her program arasında spiker ‘beş dakika istirahat’ der ve bir metronom çalmaya başlardı. Bu arada işi biten sanatkarlar dışarı çıkar, dışarıda bekleyenler içeri girerdi. En çok yarım saatlik programlar düzenler ve bir sanatkara refakat ederdik. Ayrıca Mesud Cemil’in yönetiminde haftada iki kere ‘Klasik Koro’ yayınları yapardık. Bu koro programında saz olarak Refik Fersan(1893-1965), Kemani Reşad Erer(1899-1940), Kemal Niyazi Seyhun(1885-1967), Vehice Daryal(1908-1970) gibi seçkin isimler vardı.( Yılmaz ÖZTUNA “Türk Musikisi Bestekarları Külliyatı” Hayat Tarihi Mecmuası.)”
Burada şunu rahatça söyleyebiliriz ki radyolar ve sonra TRT geleneksel Türk müziğinin yaşamasında ve bu alanda sanatçıların yetişmesi konusunda adeta bir okul görevi görmüştür.

Ulu Önder Atatürk’ün aramızdan ayrılışına dek sürekli yakınında bulunan ve Devletimizin en üst katında GTSM’ni seslendirerek bu konuda katkılar sağlayan1925 yılında 13 kişiyle kurulan Riyaset-i Cumhur Fasıl Heyeti’nde Refik Fersan (tanbur ve şef), Münir Nureddin Selçuk - ses, Hafız Yaşar Okur(1885-1966) - ses, Şevki Algın (ud) ve Zühtü Bardakoğlu–santur(1903-1993) gibi ünlü isimler görev almışlardı.

Riyaset-i Cumhur Fasıl Heyeti görevini sürdürürken Atatürk’ün TBMM’nin 4.Dönem, 4.Toplanma yılını 1 Kasım 1934 günü yaptığı açış konuşmasından esinlenen Matbuat Umum Müdürü Vedat Nedim Tör’ün(1897-1985), bağlı bulunduğu Dahiliye Vekili Şükrü Kaya’ya(1883-1959) Radyo’dan geleneksel Türk Müziğinin (GTM) yasaklanmasının önermesi üzerine GTM 2 Kasım 1934’de radyo yayınlarından kaldırıldı. 1 yıl, 9 ay, 4 gün sürecek olan kararla ilgili olarak Anadolu Ajansı 3 Kasım 1934’de şu haberi geçiyordu:
 

“Ankara (AA)- Dahiliye Vekaletinin bugün TBMM’de Gazi Hazretlerinin alaturka musiki hakkındaki irşadlarından ilham alarak, bu akşamdan itibaren alaturka musikinin radyo programlarından tamamen kaldırılmasını ve yalnız Garb tekniğiyle bestelenmiş motifleri, milli musiki parçalarımızın Garb tekniğine vakıf sanatkarlar tarafından çalınmasını alakadarlara bildirmiştir.( Oransay “Ön.Ver.”)”

Atatürk’ün vefatına dek Riyaset-i Cumhur Fasıl Heyeti’nde görev yapan ve hala Ata’nın yanıbaşında vefatına dek oturmuş ve kendi deyimiyle ‘Ata’yı bekleyen’ Santuri Zühtü Bardakoğlu (1903-1993) ile Ayhan Sarı’nın 26 Nisan 1989, Ankara’da yaptığı görüşmede, Bardakoğlu yasağın kaldırılışı hakkındaki anısını şöyle anlatmıştır:

“… Bu yasak çıkınca biz Radyo’ya (Ankara) gidemez olduk. Bursa Milletvekili Rasim Ferid Bey Atatürk’ün yakın arkadaşıydı. Müziği seven insanlardı. Hanımı piyano, kızı tanbur ve viyolonsel çalardı. Bu sıralarda ben Rasim Bey’in kızına ders için evlerine gidiyordum ve ekseri yemeğe de kalırdım. Bu sıralarda Rasim Bey bana dedi ki:

- Bana bando şefi Veli Bey’i (Kanık)(1881-1953) getirir misiniz? Biz Türk musikisi sazlarıyla Garb müziği sazlarından birleşme bir grupla biraz da kontrpuanla bestelenmiş eserleri üretmek ve çalmak ve bunu da Atatürk’e dinletmek istiyoruz. Bunu yapar mısınız? Çünkü siz her iki tarafı da biliyorsunuz…
Veli bey hem Türk müziğini hem de Garb müziğini iyi biliyordu. Veli Kanık önce kabul etmedi. Ondan sonra orkestranın maestrosuna teklif ettik. Kabul etti ve geldi. Hafif bir armoni uygulamasıyla Garb müziği sazlarından keman, viyolonsel ve bizim sazlarla Benli Hasan Ağa’nın Rast Peşrev ve Saz Semaisini adapte ettik. Biz orada Cumartesi günleri çalışırdık. Mesai bittikten sonra da isteyen gider, isteyen kalırdı. Akşam üstü sofralar kurulur, Türk müziği sazları çalınmaya başlanırdı.
Yine bir hafta sonu çalışma esnasında Atatürk birden bire teşrif buyurdular:
-Geçiyordum, evinizde saz sesleri duydum da bakayım dedim. Rasim Bey ne yapıyor diye?
Tabii ki Ata bilinçli gelmişti. Bize espri yaptılar. Rasim Bey de çalışmaları anlattı: ‘karma bir müzik çıkarmaya çalışıyoruz paşam’ diye.
Atatürk ‘güzel çalışın’ dedi ve bir kahve içtikten sonra:
‘akşamları ne yapıyorsunuz?’ diye sordu. Biz de isteyenlerle yemeğe kaldığımızı, çalıp söylediğimizi belirttik… Ata, haftaya geleceğini söyleyip gitti.
Ertesi hafta Cumartesi gündüz çalıştık. Bu meyanda Tanburacı Osman Pehlivan da(1874-1942) gelmişti. Akşama doğru Atatürk teşrif ettiler. Mutfağını aşçısını herşeyini beraberinde getirmiş bir araba. Biz Ata’nın hoşlanacağı şarkıları çalmaya başladık. O sırada Atatürk Tanburacı Osman Pehlivan’ı dinlemek istedi. Çünkü Osman Pehlivan’ın sazı bizim sazlarla çalmaya müsait değil. Tek başına çalar ve okur. Türkiye’de yayan gezmek suretiyle mahalli ve Rumeli türkülerini toplamış. Sermayesi bundan ibaret.
Atatürk O’nu yanına oturttu ve ‘hadi çal bakalım’ dedi. O da başladı çalmaya. Bir çaldı, iki çaldı ve bir süre sonra Ata vecde geldi. Gözleri dolu dolu olmuştu…
‘sen bana bu türkülerle annemi hatırlattın’ dedi. Osman Pehlivan da bunun üzerine:
-Paşam, ben sizin annenizin okuduğu türküleri çaldım. Siz annenizi hatırladınız. Müsaade buyrun, şu vasıtayı (radyoyu) açın da Türk milletine oradan sesleneyim. Onlar da annelerini hatırlasınlar’ deyince Atatürk:

- “Yarın Radyoya git ve türkülerini orada çalmaya başla. Eğer bir şey derlerse ‘burası sizin malınız değil, Türk milletinin malıdır’ dersin. Annesini hatırlamak Türk milletinin de hakkı” cevabını verdi.

Ertesi gün (Geleneksel Türk müziğinin Radyo’da yeniden başlaması tarihi olan 6 Eylül 1936 tarihi Pazar gününe rast gelmektedir. Çalışmalar Cumartesi günleri yapıldığına göre anlatılanların doğruluğu konusunda önemli bir kanıt elde edilmiş oluyor.)

Osman Pehlivan Radyoya gitmiş ve Atütürk’ün emriyle müziğini icra etmiştir. (Aynı olay Riyaset-i Cumhur Fasıl Heyeti üyesi Hafız Yaşar Okur’un anısına dayandırılarak 1943’de Osman Ergin tarafından Türkiye Maarif Tarihi, C 5, fs.1538’de anlatılmıştır.)”

Böylece geleneksel Türk müziği yayınları yeniden başlamış oluyordu. Zühtü Bardakoğlu o zamanlar yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre Türk müziğinin yasak olduğu zaman içinde Philips firmasının radyo alıcısı cihazlarının satışlarının düştüğünün belirlendiğini ve bu firmanın da yasağın kalkması için müracaatta bulunduğunu söylemektedir.

1934’ün sonlarına doğru opera, senfoni gibi müzik türlerinin Türk kimliğine uygun olarak bestelenmesinin ve seslendirilmesinin o zaman için kültürel yapı ve gerçekleşmesi istenen sentez için ülkede yaşayan müziklerin tümünün dikkate alınması gerektiği görüşü Atatürk tarafından yakın çevresine aktarılmaya başlanmıştı.
Bu görüşü Burhan Belge, Atatürk’e dayandırarak 30 Aralık 1934 günü Ulus gazetesinde “Yarı Siyasal” başlıklı köşesinde yayınladı. Bundan başka Falih Rıfkı Atay(1894-1971) ve Ahmet Cevat Emre(1876-1961) de bu görüşe şöyle diyordu:
“1934 yılında yoğunlaşan ve birer atılım niteliğine bürünen dil ve müzik çalışmaları, birkaç aylık kısa bir süre sonunda bu konuda yeterli ön bilgi ve becerilerin birikmemiş, yeterli uzmanların yetişmemiş ve ön hazırlıkların yapılmamış olduğu, ayrıca her iki konudaki devrimlerin takvim ve harf devrimi gibi bir çırpıda yapılamayacağı; başarıyla yürürlüğe konduktan sonra alışılıp sindirilmeleri için yıllarla ölçülecek bir süre gerektiği gerçeklerini ortaya koydu. Bu görüş 1934’ün son günlerinden başlayarak Atatürk’ün de uygun görmesiyle uygulanmaya başlandı(F.R. Atay “Çankaya”, İstanbul, 1969, sf.477.)”
Atatürk’ün özel toplantılarında bulunmuş Ahmet Cevat Emre ise 1956’da yazdığı kitabında bu düşünceleri şöyle dile getiriyordu:
“-Ata’nın –ikişeyden inkılap olmaz. Dilde ve musikide’…
diyeceği zaman çok uzak değildi. Musikimizi de Avrupalılaştırmak istediği ve sonra vazgeçtiği malumdur.( A.E. Emre “Atatürk’ün İnkılap Hedefi ve Tarih Tezi”.)”

İstanbul Belediye Konservatuarı’nda 1926’dan beri eğitimi yapılmayan GTSM, 1943’de Hüseyin Saadettin Arel’in (1880-1955) başkan olmasıyla yeniden başladı…”

Dr. Ayhan Sarı

“Cumhuriyetimiz ve Geleneksel Türk Sanat Müziği” makalesinin tümü için bkz:
http://www.musikidergisi.net/?p=69




Hoşgeldiniz