Fazıl Say Atatürk’ün Dünyaya Hediyesi… Gürgün Say


Toplam Okunma: 3351 | En Son Okunma: 21.09.2017 - 19:50
Kategori: Basından

Fazıl Say gibi uluslararası bir sanat değerimizi Türk olarak yetiştirmiş, eczacı ve aynı zamanda yazar bir annenin içten duygularını aktarıyoruz. Gürgün Say’ı her şeyden öte bir anne olarak özümsemek bile, içimizdeki o naif duyguların uyanmasına neden oluyor. Dile getirdiği duyguların objektif yaklaşımını ve değerlendirmesini siz sayın okuyucularımıza bırakıyoruz.

Fazıl Say Atatürk’ün Dünyaya Hediyesi… Gürgün Say

Fazıl Say ne zaman gündeme gelse telefonlarım arka arkaya çalar. Yakın uzak çevremden ya da basından ararlar. Fazıl Say’ı yetiştirip, dünyaya hediye ettiğimi söyleyerek beni kutlarlar. Böyle sözleri yüzlerce değil binlerce defa duydum. Bu sözlerden anne olarak gurur duyuyorum, ama ikna olmadan.

Çünkü düşünüyorum da, Atatürk Kurtuluş Savaşı’ndan hemen sonra ülkede taş üstünde taş yokken, konservatuarı kurmasaydı, burada ders verecek hocaların Avrupa’da yetişmesini sağlamasaydı. Bir Türk konservatuarı’nda Türk hocalar tarafından yetiştirilen yetenekli öğrencilere çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmayı hedef olarak göstermeseydi, bugün bir Fazıl Say’ımız olamazdı. Bu nedenle Fazıl Say söylendiği gibi benim değil, Atatürk’ün dünyaya bir hediyesidir.

Çağdaşlığı sembolize eden klasik müzik sanatçıları ülkelerinin tanıtımında büyük rol oynuyorlar. örneğin Fazıl Say, Avrupa, Amerika, Asya ve Afrika ülkelerinde yılda ortalama 150-200 konser veriyor. Bu konserlerde Türkiye’nin aydınlık yüzünü temsil ediyor. Bir Türk sanatçısı olarak dakikalarca ayakta alkışlanıyor, övgüler, ödüller, madalyalar alıyor… Bu yolla ülkesine çağdaş dünyada saygınlık kazandırıyor. Böylesi bir saygınlığı ve hayranlığı, siyasetçilerimiz, futbol takımlarımız veya milyonlarca dolar harcayarak hazırlanan tanıtım programlarımız ile elde etmek mümkün değil.

Çağdaş ülkeler bu özellikteki sanatçılarına teşekkür olarak, onların heykellerini, büstlerini yaptırıyor, caddelere sokaklara adlarını veriyorlar. Oturdukları evleri, cafeleri müze haline getiriyorlar. Finlandiya’ya gidenler bilir. Her tarafta Sibelius vardır. ülkede gezerken Finlandiyalıları’n bu sanatçılarına ne kadar müteşekkir olduklarını hissedersiniz.

Norveç’in yegâne ünlü sanatçısı Grieg için de durum aynı. Norveçli bir arkadaşıma “Grieg’e bu kadar saygı neden?” diye sormuştum. “Krallar ve başbakanlar ölüp gidiyor, Greig öleli 100 yıl oldu ama hala eserleri bütün dünyada çalınıyor, hala ülkemize saygınlık kazandırıyor” demişti.

Çağdaş dünyada durum böyleyken Fazıl Say’a son günlerde yüzlerce kişiden gelen, tepki olarak yazılan sözde yorumlara, AKP siyasetçilerinin uluorta konuşmalarına bakıyorum da, utanıyorum. ülkemizin yetiştirdiği değerlerin kıymetini bilmemek ne kadar ayıp. Biz sanatçımıza olmayacak tutumlar sergilerken, başka ülkelerin kıymetini bilmesi ne kadar acı.

Aslında Fazıl Say “bakanların eşleri türbanlı, dışlanıyoruz, ülkeyi terkederim” diyerek dünyanın gözünde AKP hükümetinin çağdaşlık notunu düşürmüş. Dünyanın dikkatini AKP’nin ortaçağ karanlığına yönelik siyaseti üzerine çekmiş. Bu nedenle türbandan beslenen siyasetçilerimizin karizmaları epeyce çizilmiş olmalı ki, ağzı olandan tutun da, Kültür Bakanı’na kadar herkes konuşmuş.

Bu da bir çeşit mücadele şekli bence… Örneğin Sayın Orhan Bursalı Cumhuriyet Gazetesindeki köşesinde “Fazıl Say dünya basınına yaptığı bu açıklamalarla, dünyanın dikkatlerini Türkiye’deki yönetime, siyaset anlayışına, uygulamalarına çekiyor! Onları bir başka açıdan ülkeye bakmaya çağırıyor!” diye yazıyor.

Gerçekten öyle. Mücadele sadece Türkiye’de oturmakla olmaz ki.. Fazıl Say dünyanın her yerinden sesini yükseltebilir, mücadelesini sürdürebilir.

Kaldı ki, tanıdığım kadarıyla oğlum, kastedilen anlamda Türkiye’yi terketmez. AKP Hükümetinin ortaçağ ve türban sevdası nedeniyle, ülkesinden soğumaz. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın. Kendi adıma, yaşamı boyunca, her zaman olduğu gibi, olabildiğince uzun sürelerde Türkiye’de bulunmaya çalışacağına inanıyorum. Aksi olsaydı, Türkiye’yi terk ediyor, onu daha az görebileceğim diye en çok üzülen ben olurdum.

2001 yılında klasik müziği okullara taşımak, çağdaş müziği Anadolu’da yaygınlaştırmak, kendisi gibi yetenekli çocukların yetişmesine katkıda bulunmak gibi projelerle ve ümitlerle Amerika’daki evini satıp, Türkiye’ye gelmişti. Ne yazık ki, bu çalışmaları yapabilecek ortamı bulamadı. Tersine Okullardaki müzik derslerinde ilahi okutulacak bir anlayışla karşılaştı. Bence daha verimli olacağı bir ortama gitmeyi düşünmeye hakkı var. Çağdaşlığın simgesi haline gelmiş bir aydın olarak, ülkesindeki çağdışı gidişatlara tepki göstermesi de doğal.

Fazıl Say bugüne kadar Devletten maddi-manevi hiçbir destek almadı. Hiçbir talepte de bulunmadı. Kendisinin kırmızı pasaport talebi de olmadı. 16 yıl yurt dışında yaşadı. Yurt dışında yaşayan bütün vatandaşlarımız çifte vatandaşlık elde etmeye çalıştı.

Fazıl Say, özellikle genç yaşlarında iken sabahın üçünden itibaren, yağmur altında, kar soğuğunda vize kuyruklarında bekledi. Gümrüklerden geçerken sinir krizleri geçirdi. Yine de başka bir ülkeden çifte vatandaşlık almadı.

Halen, 19 yıl süren vize sıkıntılarına alışmış olarak (lacivert pasaportu M.D.)ve Türk kimliğiyle seyahat ediyor, Türk kimliğiyle konserler veriyor, ödüller, madalyalar alıyor, fahri ünvanlar elde ediyor. Böylece dünya müzik repertuarları’na Türk adını yazdırıyor. Yine de Fazıl Say için pasaportun rengi önemli değil. Üzerinde Ay-Yıldız olsun yeter.

Yabancı basına verdiği bu demeçlerden dolayı oğlumu kutluyor, ülkenin çağdaşlaşması adına ona sahip çıkan tüm aydınlarımıza, basın mensuplarımıza teşekkür ediyorum.




Hoşgeldiniz