Dil mi, Bilim mi; Yoksa Her İkisi mi? … Ayhan Sarı


Toplam Okunma: 1771 | En Son Okunma: 19.09.2017 - 13:02
Kategori: Fikir Yazıları, Yazarlarımız: A.Sarı

Din ulemasından bazıları konuşmalarının-yazılarının anlaşılmasından tereddüt duyduğu bölümlerinde hemen Arapça diline kendini sığındırır. Kimi sözde bilim ulemasının ise anlatmak istediklerinin maddi güvensizliğini yaşadığında gerek İngilizce gerek Fransızca gerekse Latince vs. betimlemelere kaçışı tercih ettiği görülmektedir.

 Yazı Başı:

Daha önceki yazılarımızda Arapça-Farsça karışımı bir dil kullanarak cümlelerinde daha pohpohlanmış bir etki yaratmayı şartlanmış-psikolojik yaklaşımlarında benimsemiş kimi Türk müzik uğraşanlarımıza “sevdalılar” demiştik.

Az gelişmiş toplumların insanlarına anlıyamıyacakları bir terim/kelimeler diliyle konuşmak, yazmak alışkanlığı, din dilinden bilim diline kadar ilgili uğraşı alanında bulunan kimi aydın veya yarı aydın kitlelerimiz yazarlarında kendini göstermektedir.

Din ulemasından bazıları konuşmalarının-yazılarının anlaşılmasından tereddüt duyduğu bölümlerinde hemen Arapça diline kendini sığındırır. Kimi sözde bilim ulemasının ise anlatmak istediklerinin maddi güvensizliğini yaşadığında gerek İngilizce gerek Fransızca gerekse Latince vs. betimlemelere kaçışı tercih ettiği görülmektedir

Bunu, yani Türkçe ile anlatması mümkün olan terim veya deyimleri Türkçe’de karşılığı olmadığı gerekçesine sığınarak yabancı dildeki deyimi kimi zaman çarpıtarak kullanması, hem kendine hem de muhataplarının anlama kapasitesi yeterliliğine olan inancının zayıf olmasından kaynaklanmaktadır. Ölçüt olması gereken TDK zaten bu konuda çoktan sınıfta kalmıştır.

Yabancı terim karşısında kelimenin gerçek anlamını bilen meslekten bir kişinin böyle durumlarda karşı karşıya kaldığı durum, iki problemi ortaya çıkarmaktadır.

Bunlardan birincisi, yabancı dildeki terimin-kelimenin kendi beyninde uyandırdığı anlamı, ikincisi ise o yabancı dile kaçma sevdalısının anlatmak istediği konuyla alakası olmadığını hissetmesi ve bunun sonucunda da duruma müdahale ederken önce dilbilgisi, tercümanlık yapması gerekliliği, ancak sonra konunun içeriğine olan eleştirilerini getirmesi zorunluluğudur.

Ben bir mesleğin cahilleştiği izlenimini; kendini kullandığı yabancı dillerin terim-kelimeleriyle anlaşılmaz kılan kişilerde yaşıyorum.

Her ne zaman ki anlaşılmaz yabancı kelimeler-terimlerle konuşan bir kişiye tanık olsam; biliminin söylemi hakkında kendine olan güvensizliği gelir aklıma.

Bunun belirgin örnekleri 19.yy sonu-20.yy başlarında kibarlık budalalarında ve mollaların din söylemlerinde yaşamış, Atatürk sayesinde Türkçeleştirme idealleri ve çalışmaları başlamışsa da bu çalışmalar yine aynı mantıkta olan gerek Batı, gerekse Arap hayranlarınca daha sonraları sekteye uğratılmıştır.

Bu yabancı dil etkisi sancısını çeken birinci meslek dalı Türk müzik kuramı, ikincisi ise Tıp dilidir.

Biz yıllar öncesinde Gültekin Oransay ile bu sorunu müziğimiz açısından aşmak üzereyken, dil uygulamaları çalışmalarımızı yine nerden geldiği belli olan saldırılar sonucu kesmek zorunda kaldık. Öğrencisi olarak büyük bir rahatlıkla söyleyebilirim ki Oransay’ın başını yiyen, dilde Türkçeleştirme çabaları olmuş, sonucunda ise Oransay Türkçeyi uyduruklaştıran bir kimlik haline sokulmuştur.

Bir dil paranoyasını (bu da benim yabancı terimim, ama anlaşıldığını sanıyorum, Türkçesini koymuyorum!) ben her zaman yaşadım. Ama anlaşılmazlıktan hiçbir zaman medet ummadım. Zaten kullandığım kelimelerde de saplantım olmadığı çok açık.

Oransay ile yaşadığım konuyla ilgili bir anımı anlatmamın yeri geldi:

“Yıl 1988. Yer: Alsancak Küğbilim Halkası toplantısı. Konu: Kültür Bakanlığı’nca düzenlenen 1.Müzik Kongresi’nde kullanılacak dil. Katılanlar: Gültekin Oransay, Fırat Kutluk, Yetkin Özer, Yavuz Daloğlu, Serap İlhan, Serhat Durmaz ve Ayhan Sarı.

Dedim ki: Biz yıllarca her gittiğimiz simpozyum ve kongrede önce kullandığımız dile karşı tepki alıyoruz. Türk müzik bilimi açısından ileri olduğumuz halde anlatmak istediklerimiz amacına ulaşmıyor. İnsanlar kullandığımız kelimelere/terimlere takılıyor. Şu dilimizi standart bir hale getirelim. Örneğin küğ kelimesini vs. kullanmıyalım. Bu görüşüm kabul gördü. Ankara’ya Kongreye gittik. İlk konuşmacılardan Oransay küğ yerine musiki kelimesini kullandı. Ardından kürsüye çıkan Ertuğrul Oğuz Fırat ise müziğe küğ diyordu. Ama bir farkı vardı. Onun anladığı küğ “çoksesli hale gelmiş müzik” idi. Orada çok tartışmalar yaşadık. Oysa bugün Orta Asya Türk toplumlarında küy kelimesinin kullanıldığını net bir şekilde görebiliyoruz. Aynı şekilde şan anlamında yır, cır betimlemelerini de. Bu karmaşalara da tanık olduk.

Ne zaman ki Sovyetler Birliği dağıldı, Orta Asya Türk Ülkeleri bağımsızlığına kavuştu, ancak o zaman dilimizin köklerini ve Oransay’ı daha bir algılar duruma gelebildik. Hala gelememiş olanlara diyeceğimiz bir sözümüz tabii ki var…

Doğaldır ki her yabancı kelimenin karşılığının dilimizde oturtulması birden gerçekleşecek bir olgu değildir. Ama Türkiye her yeniyi geçmiş tarihsel şartlanmalarında hemen ideolojik bir boyutta düşünüp karşı tavrını koyar bir duruma gelince uygulamanın asıl amacı da anlaşılamaz bir boyuta sürüklenmiştir..

Artık bu saatten, bu kadar tecrübeden sonra hala kullandığı yabancı dil terim ve kelimelerinin anlaşılmazlığından -nedense bir türlü olgunlaşamıyan, sürekli bir şekilde yenileri yetiştirilen- taze beyinlerde kendine prim yapmaya çalışan sözüm ona müzikbilim softalarından da bıkar hale geldik…

Bu nasıl lezzetli bir otmuş ki, yiye yiye bitiremediler…

At, Üsküdar, ayine ile başlıyan atasözleri masal oldu.

Yerine ise “ben yaptım, çok güzel oldu” söylemleri geldi.

Tıpkı pamuk helvasını kaba kuvvetle çalan çocuğa, çaldıran çocuğun babasının bir pamuk helva daha alıp, sonra çocuğuna “ona hayatında kimse pamuk helva almamış” demesi örneğinde olduğu gibi…

Ayhan Sarı “Dil mi, Bilim mi; Yoksa Her İkisi mi?” www.musikidergisi.net




Hoşgeldiniz