Müzikte Temiz Seslendirim… Ayhan Sarı


Toplam Okunma: 3260 | En Son Okunma: 18.09.2017 - 06:33
Kategori: Fikir Yazıları, Konserler, Yazarlarımız: A.Sarı

Müzik hayatımız boyunca en çok duyduğumuz, gerek birlikte, gerekse tekil icrada temiz ses duyabilme problemi, bu yazının ana konusunu oluşturuyor. Müziğin türü hiç fark etmiyor… Herkesin kulağı bir şekilde, dinlediği canlı müzik kaynağının veya kaynaklarının, seslendirim anlarının herhangi bir yerinde temiz ses basamamasından veya çıkaramamasından mutlaka rahatsız oluyor ve bunu yakın çevresine, icra sonrasında dillendiriyor…

Müzikte Temiz Seslendirim… Dr. Ayhan Sarı

Müzik hayatımız boyunca en çok duyduğumuz, gerek birlikte, gerekse tekil icrada temiz ses duyabilme problemi, bu yazının ana konusunu oluşturuyor. Müziğin türü hiç fark etmiyor.

Bir canlı performans sırasında; ister geleneksel Türk müziği, ister senfonik veya oda müziği vs. müzik olsun.

Kişisel çıkar problemlerinden kaynaklanan dedikodu tarzındaki yaklaşımları hariç tuttuğumu ayrıca belirtmek istiyorum.

Herkesin kulağı bir şekilde, dinlediği canlı müzik kaynağının veya kaynaklarının, seslendirim anlarının herhangi bir yerinde temiz ses basamamasından veya çıkaramamasından mutlaka rahatsız oluyor ve bunu yakın çevresine, icra sonrasında dillendiriyor.

Kulağımızda var olan temiz sesi, dinlediğimiz icrada duyamamış olmamız konusunda yaptığımız anlık değerlendirmelerin sayısının, izlediğimiz icraların çoğunluğunu teşkil ettiğine tanık olunmaktadır. Burada anlık eleştiriyi yapan kişi veya kişilerin belli bir düzeyde olduğunu ayrıca belirtmek gerekmektedir.

Yoksa anlatmak istediğimiz, kıskançlık ve dedikodu boyutundaki yaklaşımlar değildir.

Sözünü ettiğimiz, bir solistin detoneliği, bir çalgı veya ses grubunun birlikte aynı sesi çıkarmaya çalışırken kulaklara ulaşan seslerin kaynaşamama sorunları gibi güncel müzik hayatımızda hep yaşadığımız, adeta alıştığımız, çoğu zaman da içsel olarak “ne yapalım bizde bu kadar “ deyip ardından “ya olmasalardı?” korkusunu müzik aşkımızdan dolayı dile getiremediğimiz durumlardır bu tatlı mesleksel eleştiri anları…

Ama bir türlü de “iyi ki varlar” diyemediğimiz garip bir müzikal görünümdür…

Az gelişmişlik bu olsa gerek.

Bir korku var içimizde, ama dillendiremiyoruz. Şöyle ki:

“Ya bu müzisyenlerimiz de olmasalardı?

Şu kısa girişle bile -durumumuzun çaresiz insanların yumruklarıyla yeri döven karikatüristik görünümünde- psikolojik bir gerilim film şeridini oluşturduğumun farkındayım.

Ezan sesinin detoneliğinden, geleneksel müziklerimizin kemanları, ney’leri, mızraplıları dahil, senfoni-opera orkestralarımızdaki yaylıların-bakır üflemelilerin ses birlikteliğine kadar kaliteli bir tını, ses birlikteliği duyma ihtiyacımızın tatmin edilememesi duygusu; temeli, beğeni yükseltimizle belirlenen müzik dinleme ihtiyacımızı köreltmektedir.

Topu topu bir elin parmaklarını geçmeyen müzik eleştirmenimizin suya sabuna dokunmayan konser eleştirisi yazılarını da dikkate almaz hale geldiğimiz gerçeğinin dayanılmaz hafifliğini hissediyoruz artık.

Temiz ses ve yorum arayışlarımızın sonuçsuzluğu bizleri öyle bir hale getirdi ki; nerdeyse -insanlarla birlikte olmak için gittiğim- her müzik ortamında “eyvah müzik var…” saplantısı gibi vahim bir müzik travmasına neden olacak…

Söz konusu müzikal psikolojimin gelişmesinde bildiğim tek bir gerçek var:

O da tüm bu temiz seslendirim problemlerinde kimsenin kendine pay çıkarmaması…

Sanki, şu anda Ülkemizde varolan birkaç müzik yönetici ve şefin çoğunda görülüp, giderek yükselen; “durumu idare edeyim” anlayışının, sırf yönettikleri sanatçılar arasında sevimsiz olmama korkusuyla giderek yükselen bir davranış tarzı bu.

Bu durum, müziği değil de sanatçıyı idare etme şeklinde de özetlenebilir .

Sanatçıyı değil, müziği idare etmenin gerekliliğinin en doğru yaklaşım olduğunu düşünenlerdeniz.

Bu nedenle kendimizi lütfedilen canlı performanslarda müthiş hafif hissediyoruz.

Çünkü önceki düşünce şeklimizle beynimizde oluşturduğumuz “benim olsun, çamurdan olsun” anlayışının geçerli olmasının mümkün olmadığını artık farkındayız.

Yıllardır dillendirdiğimiz oluşum veya geçiş süreci bir türlü bitmek bilmiyor.

Aksine, durumun aşılacağı seslendirimler-icralar hayallenirken müzik daha da kötüye gidiyor.

Mutlu sona -en azından bizim yaşadığımız dönem içinde- ulaşamıyacağımız ümitsizliğini sanki şimdiden kabul ediyoruz…

Ülkemizde gerçekleştirilen sanat müziği konserlerin çoğunluğu, senfoni orkestralarımız, Devlet korolarımız ve diğer kurumlaşmış topluluk veya orkestralarımızın canlı performanslarına dayanmakta, bu müzikler konser sonrasında hatırlanmamak üzere yok olmaktadır.

Daha sonra anımsanmıyacak olma duygusu icracının yumuşak karnıdır…

Olgunun psikolojik boyutundan gerçek boyutuna dönersek:

Sanat müziklerinde yaşanan ses birlikteliği problemi aslında müziğin kendi doğasında varolan bir sorundur. Geleneksel müziklerimizin sisteminde zaten var olan birbirine eşit olmayan ses aralıkları ve bu aralıkları birbirine yedirerek çözümlemeye çalışan tampere sistem;
yani Batı müzikçileri arasında (tabii ki GTSM içinde de) birlikte aynı sesi basamama sorununun müziğin doğal yansıması olduğu bilincinin eksikliği ve bu eksikliğin ancak uzun eğitim süreci içinde birlikte bilinçli çalışmalar sonucu bertaraf edilebileceği gerçeği, temiz ses basma probleminin ana kaynağı olan seslendiricilerimiz ve yöneticileri tarafından –bilinse de- yılgınlıktan kaynaklanan boş vermişlik, çözümü engellemektedir.

Sanki müziğimiz; hamasi duygularla her şeyi bildiğini ve icra ettiğini sanan amatör yönetici ve icracılarının ucunda mevcudiyetini sürdürmektedir.

Bu durumun sahiplenme mi, yoksa sahipsizlik duygusu mu olduğu konusunda, eğitim sürecimizde oluşturulup, geleceğe sarkan sanatsal tereddütlerimiz vardır…

Hepimiz çok iyi biliriz ki “do diyez-re bemol”, “fa diyez-sol bemol” veya “la diyez ile si bemol” vs. kuramda aynı ses gibi görünse de icrada aynı ses değildir. Bu sorun özellikle perdesiz çalgı gruplarının seslendirmelerinde belirgin bir şekilde ortaya çıkar. Doğuşkanların asal sayıya denk gelen seslerinin kuvvetli tınlamasının –özellikle birlikte çalım sözkonusu olduğunda- müzisyenlerin kaynaşma problemleriyle karşı karşıya kalmasına neden olduğu konusunun çözümü ayrı bir bilinç konusudur.

Bu konuda müziğin kuramsal ayrıntılarına değindiğimizde:

Selenbilim(ses fiziği) tespitlerinden yola çıkarak:
“müziğin doğasında müziğin bireysel olduğu, toplu müzik yapmanın bulunmadığı ve bu nedenle de toplu olarak mükemmel müzik seslendiriminin mümkün görünmediği;
bazı müzik sistemlerinin, bu sorunu gidermek için tıpkı zaman takvimimiz(365 gün 6 saat vs mi?) örneğinde olduğu gibi (beşliler çemberindeki artığın) bir takım yapay minimal (savart, cent, comma gibi) yedirimlerle çözüm yollarını denediği ve bu yapay ses yedirimlerinin orkestral ve koro seslendirimlerinde sorunlara yol açtığı, bunu gidermek için de gerek tekil, gerekse çoğul icralarda büyük bir müzik bilincinin gerektiği” gerçeğinin ütopik yansıması bizleri yıldırmamalıdır.

Müzikteki ses aralıkları bilincinin kulağımızda, annemizin ninnisiyle başlıyan ve çevreyle birlikte okulda devam eden müzik öğrenimimizin, hayatımızın ilk zamanlarında şekillendiğini biliyoruz.

Üstelik İşte bu ilk şekillenmedeki, ilk kulak duyumu ve ses baskıları icrasının hocadan ve dolayısıyla öğrenciden öğrenciye zincirleme bir şekilde oluşturulan öğrenim farklılığı, müzisyenin geleceğinde kimi zaman kabuslara neden olmaktadır.

Yıllarca besteci yetiştiremediğimiz yetmezmiş gibi artık orkestra da yetiştiremiyoruz.

Yapabildiğimiz sadece tempoyu kaçırmayan, ama eser içerisinde ne yaptığına dikkat bile etmediğimiz genel icracılar, solistler ve şefler yetiştirmek.

Tıpkı eş-dost arasında insansal ilişkileri nedeniyle takdir gören ve gördüğü bu takdir yüzünden kendini dünyanın en büyük sanatçısı sanıveren kopyalar gibi…

Bu arada belirtmeliyiz ki:

“Ne kadar övünsek az gelecek” şeklindeki ironik özelliklerimizden birinin:

“sıradan müzikal boyutu aşmış, başka bir müzikal boyuta geçmiş üstün nitelikteki seslendiricilerimizi-bestecilerimizi-beyinlerimizi ilk gençlik yıllarından sonra müzik değirmenimizde un ufak edip kişiliksizleştirmek” olduğunu ve her alanda rastladığımız; adına kısaca GEGELO dediğim; açılımı “gelişimi engelliyen geriler lobisi” olan esrarengiz bir güçle karşı karşıya olduğumuzun artık bilincine varmamızın gerekliliğidir.

Müzikal kurumlarımızın; içine itildiğimiz -gerek kişisel, gerekse siyasal- politik kirlenme nedeniyle istediğimiz ölçütlere gelemiyeceği artık tesbit edilmelidir.

Kötünün iyisinden ne zaman vazgeçeceğiz?

Şefinden müzisyenine hemen herkes, “yaşadığı yıllar içinde çözümün mümkün olmadığı ve bunu kabullenme sonucu gelişen pasifist teslimiyetçiliğin benimsenmesi şeklinde beliren davranış biçimini” kendi varoluşunun ana koşulu sayar hale gelmiştir. .

Bu problemin üstüne giden şef ve müzisyenlerin hemen tümü, uyumsuz, “binamaz” addedilerek, Galileo misali müziğimizin gizli engizisyon mahkemelerinde yargılanmışlar ve dışlanmışlardır…

Ülkemizin en iyi müzisyenlerini -gerek THM, GTSM, gerekse senfonik anlamda- seçerek oluşturulmuş, alanında ölçüt olarak kabul edebileceğimiz orkestralarımız da bulunmamaktadır.

Yükseltinin ne olduğu konusu bir muamma haline getirilmiştir.

Müzikte mükemmelin gizeminin sonsuz bir arayış olduğunu biliyoruz.

Değerlendirme ölçütümüzü gün be gün yükseltmek istiyoruz.

Gerek geleneksel Türk müziği, gerekse Uluslararası ölçütlerde eser üretmeye ve seslendirmeye çalışan müziğimizin seçkin icracılarından oluşturulan ve alanında ölçüt olarak gösterebileceğimiz, -sanatçının değil, müziğin idare edildiği- ulusal anlamda tek olan orkestramızı (her müzik türünden bir tane) kurmanın ihtiyacı kendini daha fazla hissettirir olmuştur.

İnsan doğayı kendine uyarlıyabildiği oranda dünya varlığını sürdürebilecektir.

Ya da doğa, kendine uymayan varlığı yok edecektir…

Çünkü müzik doğanın içimizde dillendirdiği ulvi bir sestir.

Tarih içinde toplumların birlikteliğindeki müzikal tınlamanın önemini anlatan gerek Konfiçyus, gerekse Atatürk özdeyişleri zaten gerekli mesajı yıllar öncesinden vermektedirler…

Atatürk’ün deyişinin yorumlanmasında “Hayatın kendisi müziktir, müzik bozulmuşsa toplumsal birliktelik de bozulmuştur.” demek mümkündür.

Temiz ses, temiz toplumun oluşmasında ana etken olacaktır…
______________________________________-

Dr. Ayhan Sarı, www.musikidergisi.net




Hoşgeldiniz