“Türkiye’de Müzik Eğitimi Veren Kurumlar Üçgeni ve Afyon Kocatepe Üniversitesi Devlet Konservatuarı…” Dr. Ayhan Sarı


Toplam Okunma: 46548 | En Son Okunma: 01.11.2014 - 03:22
Kategori: Kültürel Öneriler, Yazarlarımız: A.Sarı

18 Mayıs 2007 tarihinde Afyon’da 20.yy ikinci yarısı en büyük GTSM bestecilerinden Avni Anıl(d.1928) onuruna Kocatepe Üniversitesi ve Anadolu RC Life Dergisi tarafından ortaklaşa düzenlenen  etkinlikte besteci-sanatçı Engin Çır ile birlikte yer aldık. Söz konusu etkinliğe katılmak, Sn. Avni Anıl ile hem iki gün geçirebilmek, hem de Ülkemizde müzik eğitim kurumlarımızı tek bir çatı altında toplamanın ilk tohumlarını atan AFYON KOCATEPE ÜNİVERSİTESİ, DEVLET KONSERVATUARI’nı yakından görebilme açısından iyi bir izlenim olacaktı. Oluşum sürecinde tüm enerjilerini bütün kalpleriyle konservatuarına adamış genç öğretim kadrosunun uyumlu birlikteliğinin saçtığı ışık yüreklerde hissediliyordu. Ve yıllar önce sunulan bildiri konusunun gerçekleşmiş olduğunu görmek, gelecek açısından önemliydi…

TÜRKİYE’DE MÜZİK EĞİTİMİ VEREN KURUMLAR ÜÇGENİ
                                                                                                  Ayhan SARI

Bir toplumun hayatını mutlu, refah ve bağımsız olarak sürdürebilmesinde bütünlenmiş bir ifade gücünü edinmesi ayrı bir önem taşımaktadır. Bu da ancak sanatın, halkın tümü tarafından yaşanır duruma gelmesiyle ortaya çıkabilmektedir. Ulusal sanatı geliştirme yolunda atılacak ilk adım, halkın kültür birikiminden yararlanma olmalıdır.
Her yönden zengin bir geleneği olan Türk kültürü, bir yandan tarihsel gelişimi içindeki ekonomik ve siyasal nedenlerle, öbür yandan halk kültüründen kopuk bir gelişimi getiren yönetici ve bürokratların da katkılarıyla uzun süredir bir arayış içindedir. Bu arayış en çok müzik sanatında kendini gösterir olmuştur. Üstelik müziğin, tüm sanat dalları içinde en yaygını ve yinelenebilir, her zaman her yerde paylaşılabilir oluşu gibi özellikleri onu toplumsal yapı içinde baş sıralara oturtmaktadır.

Ulusal sanatımız ve dolayısıyla müziğimizdeki sorunların çözülememesinde 18.yy.’dan bu yana Batılı ulusların ekonomik ve kendilerini yenileme açısından öne geçmelerinin büyük payı vardır.

Bunun sonucunda  Türk sanatında “montaj eylemi” ortaya çıkmaya başlamıştır. Elbetteki bir ulus, başka ulusların kültürlerinden yararlanacaktır. Alışverişler olacaktır. Ama bu alışveriş tek yanlı olduğu durumlarda o ulusun kültüründe de kayıplar belirecektir.

Her ne şekilde olursa olsun –şimdiye değin yapıldığı gibi- Batı’yı olduğu gibi almak, toplumsal kültürümüzde tepkilere neden olmaktadır. Temel sorun, sanatı halktan kaynaklanır duruma getirebilmektir. Bunda Devletin sanat ve kültür planlamasının (tabii ki eğer varsa) bilinçli ve ciddi, aynı zamanda uygulanır olması önem taşımaktadır.

Olayı müziğe indirgediğimizde her ne kadar “müzik evrenseldir” sözü bazı dünya gerçeklerini yansıtsa da birçok alanda olduğu gibi müzik eğitimi alanında da bir çizgiyi tutturamamış olmamızın temelinde, bu işi yönlendiren devlet adamlarımızın bu alanda yetersiz kişilerden seçilmesi yatmaktadır.

Bu işten anlayan müzik uğraşanlarımız genellikle üniversitelerimizde çalışmakta, hiçbir yaptırım gücü olmayan simpozyum ve danışma kurullarında fikirlerini avaz avaz bağırmakta ama uygulama açısından hiçbir yararı olmamaktadır. Kısaca bu işi yönlendiren müzik meraklıları yine kendi bildiklerini okumaktadırlar.

Ülkemizde 1828’de kurulan “Muzıka-i Humayun”u Batı Müziği eğitimi veren ilk konservatuarımız olarak görmek mümkündür. Bu konservatuarımızın Avrupa ve Rusya dahil birçok konservatuardan önce kurulmuş bir kurum olma özelliğini gözardı etmememiz gerektiğini de belirtmeliyiz.

O zamana değin akademik anlamda hiç konservatuarı olmamış bir toplumun bu işe Batı Müziğiyle başlamış olması, üstelik de Avrupa’daki birçok devletten önce(* ) işe koyulunması, ortaya ilginç bir durum çıkarmaktadır.

(* )Örneğin İtalya’da 16.yy. Paris’te 1784, Viyana’da 1817, Berlin 1822, Brüksel ve Madrid 1830, Leipzig 1843, Münih 1846, Londra 1861, Petersburg 1862, Moskova 1866, Budapeşte konservatuarı 1874’de kurulmuştur)

Bugün ülkemizde müziğe meraklı gençlerimizin bu yönde kendilerini eğitebilecekleri üç ayrı türde, üç önemli “müzik eğitim kurumu” görülmektedir :

1- Batı müziği Devlet konservatuarları.
2- Türk müziği Devlet konservatuarları.
3- Eğitim fakültelerinin müzik bölümleri.

Bunlara Dokuz Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Müzik Bilimleri bölümünü ve sonraları kurulan müzikoloji bölümlerini ekleyebiliriz.

Ölçüt olarak alınabilecek dünya konservatuarlarında müzik eğitim türü kendi içlerinde “Pop, caz vb. konservatuarları” şeklinde ayrılırken bu içerikler bizde “Türk müziği, Batı müziği konservatuarları” şeklinde ele alınmış ve durum bugüne dek süregelmiştir. Yukarıdaki üçgende görüldüğü gibi, eğitim şeklinde, müziğin kendi içindeki türleri esas alınması gerekirken, -ağırlıklı olarak- bir ana tür olan Batı müziği tercih edilmiş bu da beraberinde sanatsal müzik üreticisi ile tüketicisi arasında uçurumların ortaya çıkması sonucunu getirmiştir.

Olması gerekenle varolan arasındaki ince dengeyi sağlayamayışımızda, müzik eğitim kurumlarımızdan yetişen gençlerimizle halkın müzik kültürü düzeyi arasındaki farkın büyük olmasının payı yadsınamaz. Çünkü onlara okullarında ileride yapacakları çalışmalar için “halkın düzeyinin” de önem taşıdığı anlatılamamaktadır. Bir anlamda da –müzik türleri ister Türk ister Batı olsun- öğretim programları buna uygun değildir.

Eğitim Fakülteleri, Müzik Eğitimi Bölümlerinin müfredat programları 1941, 970, 1982 yıllarında gözden geçirilmiş, fakat 1941’den 1982’ye dek iki kez yapılan düzenlemede yapılan değişim sadece ders adlarında, içeriklerde ve formasyonda gerçekleştirilmiştir. 1982’de Türk müziği yönünde olumlu adımlar atılmışsa da –kafalar aynı olduğundan- sonuca herhangi bir etkisi olmamıştır. Dolayısıyla bu müzik eğitim bölümü müfredat programı müzik öğretmeninin öğrencisiyle ve toplumla bütünleşmesi için yeterli görünmemektedir. İlginç olarak tanık olunmaktadır ki bazı müzik eğitimi bölümleri, başında bulunan kişilerin özverisiyle Türk müziği ağrılıklı sentez çalışmalar yapmaktadırlar.

Bugün Müzik eğitimi bölümlerinin müfredat programlarına baktığımızda bölüm amaçlarının 2.maddesi Türk müziği öğretmeninin, Türk müziğini tüm yönleriyle yakından tanıması gerektiğini belirtirken, yine aynı programda yer alan 34 tane müzik dersinden yalnızca 6 tanesi doğrudan Türk müziğiyle ilgilidir. Bu 6 ders için program üzerinde gösterilen 16 saatlik süre ise tüm müzik dersleri için belirlenen toplam 179 saatlik sürenin % 8.9’unu içermektedir. Burada detaylı olarak müzik eğitim kurumlarımızın müfredat programlarıyla zamanınızı almak istemiyorum. Fakat görünen odur ki bu programlarda toplumumuzun beğenileri ve müzik düzeyi dikkate alınmamıştır.

Bugün hangi ülke yaygın olarak kendi kültürüne yabancı bir tür müziğin eğitimini vermektedir konservatuarında? Ve hangi ülkenin ulusal radyosu bir kanalını tümüyle kendi kültürü dışından bir müzik türüne ayırmaktadırlar?

Bu arada yeniliklere açık olduklarını söyleyen ama henüz kabuğundan sıyrılamamış bulunan Türk Musikisi Devlet Konservatuarları…

Sonuç olarak müzik eğitim kurumlarımızda toplumumuz beğeni ve müzik düzeyini dikkate alan bir öğretim programına duyulan ihtiyaç, -özellikle son yirmi yıldaki müziğimize baktığımızda- kaçınılmaz bir hal almıştır.

Topu topu dört(?) tane sinfoni orkestrası ve opera-bale kurumuna sanatçı yetiştiren Batı Müziği devlet konservatuarlarımızın öğretim programlarında artık işler bir şekilde Türk müziğine de yer verilmesi gerekmektedir.

Ayrıca ülkemizde var olan müzik türlerini içeren ve bunlara uygun bölümleri bulunan “Türk Ulusal Konservatuarları”nın kurulması zamanı gelmiştir.

(KARADENİZ TEKNİK ÜNİVERSİTESİ
FATİH EĞİTİM FAKÜLTESİ DEKANLIĞI
Müzik Eğitimi Bölümü
26-28 Haziran 1993, TRABZON
“MÜZİK TÜRLERİNİN EĞİTİMDEKİ YERİ” Simpozyumu’nda bildiri olarak sunulmuştur.)
_______________________________

Dr. Ayhan Sarı : ayhan.sari@yahoo.com.tr




Hoşgeldiniz