Geleneksel Türk Halk Müziği’nde Tür Kavramına Bakış… Onur Akdoğu(1947-2007)


Toplam Okunma: 5442 | En Son Okunma: 20.11.2017 - 03:19
Kategori: Araştırma Yazıları

Müzik türlerinin en az iki değişmez ögenin yanyana gelmesiyle oluştuğu bilinmektedir(*). Bir başka deyişle, türün oluşabilmesi için değişmez müziksel ögeler gereklidir. Oysa, Geleneksel Halk Müziği repertuvarı dikkate alındığında, eserlere ait, gerek seslendirildiği yöre, gerek kullandığı makam, gerek önceden sözünün ettiğimiz sözel biçim, tür ve içerik nedeniyle birbirinden değişik birçok ad kullandığına tanık oluyoruz… (ve) yanlış olarak tür diye nitelendirilmiş bu adlandırmalara açıklık getirmek istiyoruz:

Yazı Başı:

Müzik türlerinin en az iki değişmez ögenin yanyana gelmesiyle oluştuğu bilinmektedir(*). Bir başka deyişle, türün oluşabilmesi için değişmez müziksel ögeler gereklidir. Oysa, Geleneksel Halk Müziği repertuvarı dikkate alındığında, eserlere ait, gerek seslendirildiği yöre, gerek kullandığı makam, gerek önceden sözünün ettiğimiz sözel biçim, tür ve içerik nedeniyle birbirinden değişik birçok ad kullandığına tanık oluyoruz.

Geleneksel Halk Müziği’nin folklorik ögeleri dikkate alındığında bu olgu çok doğaldır. Çünkü, her yörenin, kullanılan eşya’dan ezgi anlayışına değin kendine özgü bir adlandırma mantığı ve ağız farklılığı vardır. Ama, doğal olmayan, hiçbir ciddi elemeye tâbi tutmadan, bu adlandırılmaların birçoğunun tür olarak ele alınması ve yazılan eserlerde bu olgunun yaygınlaştırılmaya çalışılmasıdır.

Sözgelimi; önceden sözünü ettiğimiz ve bir tür olmadıklarını ısrarla belirttiğimiz mani, semâî, koşma, destan gibi birer sözel tür veya biçim olan edebiyat ögelerinin, asla, tek başına türü belirleyemeyeceğidir.

Bunun yanında, önceden adlarını anmadığımız, ama değişik yazarlarca tür olarak ele alınmış eser adlandırılmalarından da burada sözetmek, bu konuyu tam olarak açıklığa kavuşturma açısından gereklidir. Bu nedenle şimdi yanlış olarak tür diye nitelendirilmiş bu adlandırmalara açıklık getirmek istiyoruz:

Öncelikle, değişik yazarlarca tür olarak nitelendirilmiş ve birçok Geleneksel Halk Müziği ilgilisi tarafından da tür olarak kabul edilmiş “Kerem, Kesik Kerem, Yıldız” ve “Atma Türkü”nün birer müzik türü olmadıklarını belirtmemiz gerekir ( Bu adlandırmalar Ekrem Karadeniz (1904-1981) ve Nazmi Özalp tarafından yanlış bir düşünceyle tür olarak ele alınmıştır. Bkz: Türk Mûsıkîsinin Nazariye ve Esasları/ M. Ekrem Karadeniz; aybak: Türk Mûsıkîsi Beste Formları/ M. Nazmi Özalp). Çünkü; halkın, Kerem ile Aslı adlı ünlü öykünün kahramanları olan Kerem’in ve Aslı’nın adlarının anıldığı şiirlerin ezgilendirilmesine Kerem demiş olması, tür’ün oluşması için yeterli olmayıp, yalnızca, folklorik bir bulgu olarak önem taşımaktadır.

Bunun yanında, Kesik Kerem için, “Her satırın sonunda bir veya iki usûl devam eden aranağmelerin çalınmasıyla güftelerin arası kesildiği için bu ad verilmiştir.” diyen Karadeniz ( Bkz: Türk Mûsıkîsinin Nazariye ve Esasları/ Ekrem Karadeniz/ s. 178.) ve Karadeniz’in açıklamasına benzer bir açıklama yapan Özalp’in ( Bkz: Türk Mûsıkîsi Beste Formları/ M. Nazmi Özalp/ s. 40.) bu açıklamaları da, tür’ün oluşması için yeterli bir öge olarak görülmemektedirler ( Mustafa Hoşsu’ya göre Kesik Kerem, Geleneksel Halk Müziği ilgililerinin bir bölümünce “Kerem” adı verilen Karcığar makamı dizisi içinde yapılan seslendirmede, makamın durak sesi olan La yerine Mi (Hüseyniaşiran) perdesinde eserin bitirilmesi, yani, makamsal bir ögedir.) Daha da garip olan, içinde “yıldız” kelimesinin geçtiği sözlerin ezgilendirilmesine de “yıldız” denilmesidir ( Bkz: Türk Musıkısinin Nazariye ve Esasları/ Ekrem Karadeniz/ s. 179; aybak: Türk Musıkısi beste Formları/ M. Nazmi Özalp/ s. 38.) Bunların dışında, Ferruh Arsunar’a (1908-1965) göre de Ortaanadolu’da “düz ritimli” (yani aksak olmayan), makamsal, durak sesi La olduğu halde güçlü sesi Re’de biten türkülere yıldız, düz ritim yerine aksak ritim kullanıp, güçlüde bitene ise Afyon’da “Fadik” denilmektedir. (Bkz: Anadolu Halk Türkülerinden Örnekler/ Ferruh Arsunar) . Yine benzer mantıkla hareket eden Özalp, “ayvaz, şairleme, dübeyit” ve “kayabaşı” adlı türlerden sözetmektedir.

Özalp, “ayvaz” adlı tür için, Köroğlu-Ayvaz ilişkili ünlü öykülerde, şiirlerde, Ayvaz’ın adının geçtiği şiirlere “ayvaz” denildiğini, “böyle şiirlere yazılmış olan bestelerin” adının “ayvaz” olduğunu, “bunların değişmez ritm unsuru”nun 5/8’lik Türkaksağı usûlü olduğunu türün ögeleri olarak belirtmektedir ( Bkz: Türk Musıkısi Beste Formları/ Nazmi Özalp/ s. 40). İlk bakışta söz ve ritm gibi iki ögenin yanyana geldiği bir tür olarak algılanan “ayvaz” için, sözlerin biçimsel bir özellik göstermemesi kuşku oluşturmaktadır.

Özellikle, “Bugün bir keyfiyetim var” dizesiyle başlayan Uşşak ve “ Kalk Ayvaz’ım, kalk gidelim bağlara” dizesiyle başlayan Karcığar eserlerin, ne yörelerinin ne kaynak kişilerinin, ne de derleyenlerinin bulunmaması, kuşku duymamızı gerektiren bir başka nedendir. Ayrıca, “Kalk Ayvaz’ım kalk gidelim bağlara” dizesiyle başlayan eserin, ünlü Köroğlu ezgisinin bir çeşitlemesi görünümünde olması, bir başka deyişle, eserin bağımsız üretilmemiş olması, elimizdeki örneği bire indirmekte, dolayısıyla, kuşkumuz daha da artmaktadır (Bu eserler için bkz: Türk Musıkısi Beste Formları/ Nazmi Özalp/ s. 351,353).

Tüm bunların yanında, “Bugün bir keyfiyetim var” dizesiyle başlayan Uşşak eserde ise, her ne kadar 5/8’lik notalanmışsa da, seslendirmede usûl bozuklukları ortaya çıkmakta, sözgelimi, “Ne istersin güzel benden/ Ölürüm ayrılamam senden/ Dökülür tatlı dilinden/ Şeker midir, şerbet midir?” dizelerinde 7/8’lik ve 8/8’lik düzümler yoğun olarak göze çarpmakta, bu olgu eserin sonuna değin sürmektedir. Dolayısıyla 5/8’lik öge bu eserde görülmemekte, bundan ötürü de, türü belirleyen en önemli öge olan usûl doğal olarak ortadan kalkmaktadır.

Tüm bu sıraladığımız nedenlerle “ayvaz” diye bir tür olamayacağını, şayet, bir tür oluşturacak sayısal yoğunlukta başka eserler bulunmadıkça, kabul etmek zorundayız.
Özalp’in “şairleme” ( Ozanlama da denilmiştir.), “dübeyit” ( Doğrusu “Dübeyt”. (f): iki beyit.) ve “kayabaşı” adlarıyla andıkları da bir tür özelliği göstermemektedir. Örneğin, şairleme’nin yalnızca uyak özelliği gösteren bir şiir ( Bkz: Türk Mûsıkîsi Beste Formları / Nazmi Özalp/ s. 41) olması, “dübeyit”in ise belirli bir aruz veznini kullanması dışında hiçbir başka özelliği yoktur. “kayabaşı” ise aynı adla anılan bir mahalde seslendirilen uzunhavalara verilmiş bir addan başka bir şey olmadığından, bir tür özelliği göstermemektedir. Bunun yanında, çobanların dağlarda seslendirdiği uzunhava ve türkülere de “kayabaşı” denilmektedir. Yani, biraz önce de belirttiğimiz gibi, kayabaşı da bir tür değildir.

Yine bir çok Geleneksel Halk Müziği eserinde zaman zaman karşımıza çıkan nevruz, muhalif, tecnîs, ibrâhimiye, tatvan (tatyan), varsalı (varsağı), elezber, beşîri adları da birer müzik türü adı değildirler. Elazığ, Harput, Diyarbakır ve Erzurum bölgesinde rastlanan bu adlardan nevruz Karcığar, muhalif Hüzzam makamını, tecnîs cinaslı sözlerin ezgilendirildiği eser, İbrâhimiye Hüseyni-Uşşak geçkili makam, tatvan ya da tatyan’ın nevruz (Karcığar) veya muhalif (Hüzzam) makamıyla okunan ezgi ve aynı zamanda Bitlis’e bağlı bir kazanın adı olan Tatvan’a ait ezgilerin genel adı, varsah, varsağı ya da varsak’ın aynı adla anılan bir Türk aşiretinin sözel ezgilere verdiği genel bir ad, aynı zamanda hece vezninin bir şekli; Rast makamındaki hoyrat’a ise beşîri denildiği; elezber’in Hüseynî makamını belirtmesi yanında, kanımızca, arapça el-ezber, yani, ezbere okunması gereken, kalıplaşmış anlamında kullanıldığı bilinmektedir ( Bu adlandırmalar için bkz: Harput Yollarında/ İshak Sunguroğlu/ c. 3; aybak: Türk Edbiyatı/ Ahmet Kabaklı; aybak: Türk Edebiyatı Tarihi/ Seyit Kemal Karaalioğlu; aybak: Örneklerle Türk Şiir Bilgisi/ Cem Dilçin; aybak: Doğu Anadolu’da Halk Mûsıkîsi/ Celil Berkman/ Türk Mûsıkîsi Dergisi/ sayı 24, s. 7; aybak: Evlerinin Önü/ Cahit Öztelli; aybak: Erzurum Türküleri/ Nâbi Belekoğlu).

Yine benzer şekilde kesik, yanık, aydos, eğin, yüksek hava, dağbaşı adlarıyla adlandırılan ezgilerin de, aynı kayabaşı örneğinde olduğu gibi, seslendirildiği ya da sözel etki gözönüne alınarak adlandırılan birer uzunhava oldukları, bir türü belirtmedikleri, benzer şekilde, Çukurova’da usûlsüz ezgilere lavik denildiği bilinmektedir ( Bkz: Evlerinin Önü/ Cahit Öztelli; aybak: Kendi Kendine Saz Öğrenimi/ Yılmaz İpek.). Bunun yanında, Konya’da, Meram Bağları’nda yapılan oturak âlemlerinde seslendirilen türkülere menberî denilmesi, menberî’nin tür olmadığının kanıtıdır.

Bütün bunların dışında, yalnızca dümbelek ve def ya da bunların yerine kullanılan herhangi bir araçla seslendirilen teke zortlaması’na dımıdan denilmesi yanında, halk danslarının adıyla anılan ezgiler de müziksel bir tür olmayıp, yalnızca birer dans türüdür. Örneğin, bar, halay, karşılama, horon gibi.

Ayrıca, bir olay anlatan betimsel eserlere, anlattığı konuyla ilgili verilen adlar da türü belirlemez. Örneğin, Kervan adlı Eskişehir’e ait çalgısal eser gibi.

Gezinti ya da gezinneme adlarıyla anılan ezgiler ise, dansa ısınma amacıyla, danscının serbest hareketlerle gezinmesi sırasında eşlikteki müzik olup, bir tür değildirler.
_________________________________
(*) Bu konu hakkında gebib: Onur Akdoğu/ Türk Müziği’nde Türler ve Biçimler/ İzmir-2003
________________________________
Kaynak: Onur Akdoğu “Geleneksel Türk Halk Müziği Türlerine Genel Bir Bakış” www.onurakdoğu.com




Hoşgeldiniz