Duayen, Diva ve Femi Muhsin: Üç Tanımlama, Üç Yanlış; İnal Karagözoğlu


Toplam Okunma: 1464 | En Son Okunma: 21.09.2017 - 23:53
Kategori: Fikir Yazıları

İletişim olanaklarının çoğalıp yaygınlaşması güzel bir şey. Dünyamızda durum bu. Bu durum bağlamında ben şöyle düşünmeden edemiyorum: Eğer bir ülkenin dünyadaki gelişmelere katkısı yoksa, orada şu iki yoldan birine gidilecektir: Ya bu gelişmelerden uzak kalınacaktır ya da hazıra konulacaktır. Her iki olasılık da o ülkenin zarar görmesi sonucuna yol açar. Bir ülkenin dünyadaki gelişmelere katkısının olmaması ne demek? O ülkenin insanlarının bilgi ortalamasının dünya ölçülerine göre düşük olması demek. Sözü uzatmadan sonuca bakalım: ..

Duayen, Diva ve Femi Muhsin: Üç Tanımlama, Üç Yanlış… İnal Karagözoğlu

İletişim olanaklarının çoğalıp yaygınlaşması güzel bir şey. Bu yöndeki gelişmelerin katlanarak sürmesi de… Dünyamızda durum bu.

Bu durum bağlamında ben şöyle düşünmeden edemiyorum: eğer bir ülkenin dünyadaki gelişmelere katkısı yoksa, orada şu iki yoldan birine gidilecektir: ya bu gelişmelerden uzak kalınacaktır ya da hazıra konulacaktır. Her iki olasılık da o ülkenin zarar görmesi sonucuna yol açar.

Bir ülkenin dünyadaki gelişmelere katkısının olmaması ne demek? O ülkenin insanlarının bilgi ortalamasının dünya ölçülerine göre düşük olması demek.

Sözü uzatmadan sonuca bakalım:
• Gelişmelerden uzak kalınmışsa, o ülke, eninde sonunda gelişmiş ülkelerin egemenliğine girecektir. Şöyle ya da böyle…
• Hazıra konma yolu seçilmişse,
- Beyin göçü,
- Bilgi ortalamasının daha da düşmesi,
- Kimlik yitimi,
- Yüksek parasal giderler,
- Borçlanma,
- vb. …..
Bu olguların doğuracağı sonuç da -şu ya da bu biçimde- gelişmiş ülkelerin egemenliğine girmek…
İki yol da aynı yere çıkıyor.
*
Bu karanlık görünümün ağırlığını bilmem dağıtır mı, bir ülke için kötü sonuçlara yol açan olgulardan sıraladığım birinin, bilgi ortalamasının git gide düşmesinin, örneğin, kültür alanındaki gülünç yansımalarından üç örnek vermek istiyorum. Bunlar yalnızca birer sözcük…

> İlki duayen sözcüğü… Fransızcadan gelmiş dilimize. Bu dilde doyen biçiminde yazılıyor, duayen diye sesletiliyor. Biz de böyle söylüyoruz. Birkaç anlamı var: dekan; bir ülkedeki diplomatların kıdemce başta olanı; bir topluluğun en yaşlı üyesi, başta gelen üye, en kıdemli kişi, bir meslekte kıdemce başta olan kişi. Biz duayen sözcüğünü bunlardan daha çok sonuncusu için kullanıyoruz; Türkçesi başeski, aksakal.

Buraya kadar iyi; rezalet ölçüsündeki gülünçlük şurada: bu sözcüğü kullanacak denli söz sahibi olması, bilgili olması gerekenler çıkıyorlar tv’lere, kimi kişileri bu sözcükle konumlandırıyorlar! Hem de, örneğin, “… müziğinin duayenlerinden” diyerek… Oysa, bu sözcük, bir alanda ancak bir tek kişi için kullanılabilir. İş bu kadarla kalsa yine iyi… Bizde, dua okuyan, dua eden anlamında a harfleri uzun okunan duahan diye bir sözcük vardır ya, bizim ‘söz sahibi/bilgili’ (!) muhteremler ne yapıyorlar? Duayenler demekle yetinmiyor, bir de duahan der gibi a’yı uzatıyorlar…

> İkincisi diva. Bu sözcük, daha çok hanım ses ve sahne sanatçılarına verilen bir unvan olarak nerdeyse bütün dillere İtalyancadan gelmiş… ‘İ’ harfi uzun olarak sesletiliyor; kökeni Latince divus sözcüğü.
Divalığa değer görülmek için, olağanüstü üne ulaşmış olmak, tapılacak denli hayranlık kazanmış olmak ve halk tarafından çok sevilip sayılmak gerekiyor. Çoğu kez bu özellikler de yetmez: mesleğinde disiplinli, özverili ve üstün kişilikli olmak da gerekir.
Bu unvan ilk kez ünlü İtalyan dramatik soprano Guiditta Pasta’ya (1798-1865) verilmiş. Dünyaca tanınan bir diva da Türk soprano Leyla Gencer… Gencer bu unvana, özellikle Donizetti ile Verdi‘nin operalarındaki başrollerde gösterdiği başarının yanı sıra kişiliğiyle de değer görülmüştü. Bu başarının öyküsünü, Zeynep Oral’ın kaleminden soluğumu tutarak izlemiştim (Leyla Gencer/Operanın Türk Divası; Sevda Cenap And Müzik Vakfı, 1995).
Evet, o yıllarda bizden de bir diva çıkmıştı… Bugün? Bugün, beyazcama sinek konsa, bir divaya konma olasılığı düşük değildir.

Fem-i muhsin:

> Bence, işin doruk noktasını, bir önemli sözün son dönemdeki laf ola beri gele kullanımı oluşturuyor.

Söz, femi muhsin. Biliniyordur, eski yazımı fem-i muhsin olan ve dilimizde daha çok femi muhsin diye iki sözcüklü olarak söylenip yazılan bu söz öbeği, Farsça fem (ağız) ve Arapça muhsin (iyilikte, bağışta bulunan, ihsan eden) sözcüklerinden oluşan bir sıfat tamlaması… İhsan edici bir ağız demek oluyor.

Bu tamlamayı dilimize, ihsan edici, güzel bir ağız diye de çevirebiliriz; ancak, buradaki güzel sıfatı, yetkin, usta demek; ağız da, öğreten, öğretmen, bilgiyi aktaran anlamındadır. Mecaz anlamlar bunlar… Ve yalnızca Türk müziği çevrelerinde kullanılan bu kavram/nitelendirme, öğretmenlik basamağına yükselmiş usta müzikçiler için kullanılır(mış). Yani, bu tamlamayı, birisinin ağzının güzel olduğunu belirtmek için kullanmak yanlış.

Birisinin ağzının güzel olduğunu belirtmek, deyince de, Dede Efendi’nin “Yine bir gül-nihâl aldı bu gönlümü / Sîm-ten, gonca-fem, bî-bedel ol güzel” diye başlayan rast şarkısını anımsamamak olur mu? Gonca-fem… Eskilerin, gonca gibi güzel ağızlı demek için kullandıkları tanımlama buydu.

Peki, müziğimizin usta-çırak ilişkisine de dayanan öğretilme/öğrenilme sürecinde önemli yeri olan bu femi muhsin kavramı/deyimi nasıl oluyor da ‘laf ola beri gele’ durumuna düşürülüyor? Örneğin, bir şarkı söyleme yarışmasında yarışmacılardan birisinin seslendirdiği parçayı temiz bir sesle çok güzel okuduğunu/yorumladığını belirtmek için kullanılarak! Hem de divalığa soyundurulmuş birilerince…

Yeri gelmişken, femi muhsin sözünün doğru kullanılışına bir örnek vereyim: genelağda Biyografi Net alanında* Münir Nurettin Selçuk‘a ilişkin bilgiler arasında şu tümce de var: “Üstadın hocalarından biri Üsküdarlı Bestenigâr Ziya Bey’di. Ziya Bey, geleneğin icra üslubunu çok iyi özümlemiş gerçek bir ‘femi muhsin’, yani eski musikinin güzelliklerini bilen ve öğretebilen ‘ihsan edici, güzel bir ağız’dı”.
*
Oktay Akbal, ikinci büyük savaşın hemen ardından yayımlanan Önce Ekmekler Bozuldu’sunda, savaş yıllarının İstanbulu’ndan on sekiz-yirmi yaşlarındaki bir gencin seslenişlerini taşır.

Savaşlar bitmiyor… Ve bozulmalar da… Bugün de dünyamız, biçim ve nitelik değiştirmiş bir savaşın kıskacında. İçerisinde yaşadığımızdan ayırdına tam olarak varamadığımız bir savaş bu. Yukarıda aktarmaya çalıştığım şeyler, türlü bozulmalara da yol açan bu savaşın çirkin yüzlerinden yalnızca birinden birkaç şey… Yaşını başını almış birisinin çığlıklarından birkaç yankı da denebilir. Gülünç ama en az o kadar da acı birkaç yankı…
Diyeceğim, acılardan kurtuluş yok!
_____________________________________________

Yalıkavak, 5 Kasım 2007

___________________
* www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=340
© 2007 İK
Kaynak: www.ilgilik.net




Hoşgeldiniz