Klasik Türk Müziğinin Bugünkü Sorunları… Timuçin Çevikoğlu


Toplam Okunma: 3058 | En Son Okunma: 23.11.2017 - 11:56
Kategori: Fikir Yazıları, Kongre-simpozyum

Türk Mûsikîsi terimi, Türklerin Anadolu’ya beraberlerinde getirdikleri kültürün bir devamı olarak, burada kurup büyüttükleri devlet ve medeniyetlerin müziğini ifâde eder. Türklerin yaşadığı geniş coğrafya ve ilişkide bulundukları çeşitli toplulukların sağladığı etno-kültürel unsurlar nedeniyle zenginleşmiş ve renklenmiş büyük bir sentez sanatı olan Klâsik Türk Müziği, gelişimini en çok Osmanlı İmparatorluğu döneminde göstermiş, repertuarının neredeyse tamamını bu dönemde oluşturmuştur. (İcanas 38′ Türk Müziği Panelinde sunulmuştur.)

Eldeki kaynaklara göre teorisi ilk kez Urmiyeli Safiyüddîn (1224-1294) tarafından ortaya konan bu müziğin ilk gelişmiş örnekleri, efsânevî bestekâr ve nazariyatçı Meragalı Abdülkâdir (1360-1435)’e atfedilir. Önde gelen bestecileri, Şeyh Abdülâlî Efendi (?-1560), Hâfız Post (1630?-1694), Buhûrîzâde Mustafa Itrî Efendi (1640-1712), Kutbü’n-nâyî Osman Dede (1642?-1729), Enfî Hasan Ağa (1670?-1729), Zaharya (?-1740?), Tab’î Mustafa Efendi (1705-1770), Ebûbekir Ağa (1685-1799), Hacı Sâdullah Ağa (1730-1801), Küçük Mehmed Ağa (1734-1809), Tanbûrî İsak (1754-1814), Kömürcüzâde Hâfız Mehmed Efendi (?-1835?), Hammâmîzâde İsmâîl Dede-Efendi (1778-1846), Sultân III.Selîm Han (1761-1808), Dellâlzâde İsmâîl Efendi (1797-1869) ve Zekâî Dede (1825-1897) olan bu müziğin repertuarında Mevlevî Âyini, Kâr, Beste (Murabbâ ve Nakışlar), Semâî (Ağırsemâî ve Yürüksemâîler) gibi büyük hacimli sözlü formlar ile Peşrev ve Sazsemâîsi gibi sözsüz formlar ve küçük hacimli bazı dînî eserlerle az sayıdaki şarkı formunda bestelenmiş sözlü eserler yer alır.

Bu türün en önemli belirleyici unsuru, müziğin bestelenişi esnâsında bestecinin sâdık kaldığı klâsik üslûptur. Eserin konusunu ve bestecinin kısmen somut ya da tamâmen soyut olarak işlediği konuya yaklaşımını da belirleyen bu üslûbun icrâ esnâsında korunması ve öne çıkarılması klâsik icrânın vazgeçilmez şartıdır.

Hacı Ârif Bey (1831-1885) ile özellikleri belirginleşen yakın dönemde küçük hacimli şarkı formunda eserler bestelenmişse de Klâsik Türk Müziği’nin özgün form geleneği Tanbûrî Ali Efendi (1836-1890), Hacı Fâik Bey (1831-1891), Bolâhenk Nûri Bey (1834-1911), Muallim İsmâîl Hakkı Bey (1865-1927) ve Ahmed Avnî Konuk (1868-1938) gibi bestecilerin eserleri ile yakın döneme kadar gelebilmiştir.

Ancak bu müzik, son 150 yıl içinde ciddî eğitim, araştırma ve icrâ kurumlarından mahrûm kalışı nedeniyle, süregelen meşk halkaları büyük ölçüde kırıldığından, gelenekten gelen makâm, usûl, form kullanımı; sazları; besteleniş üslûpları ve icrâ özellikleri bakımından bugün, dünkü zenginlik ve niteliğinden uzaklaşmış, yapısal olarak çok farklılaşmıştır. Bu fakirleşme ve özden uzaklaşma, en az 600 yıllık bir geçmişe sâhip, Klâsik Türk Müziği’nin en büyük zenginliklerinden ve en önemli ayırıcı özelliklerinden biri olan makâm kavramı üzerinde belirgin bir şekilde gözlenebilir. Yakın dönemde bestelenen eserlerde makâmların kullanılma oranlarını gösteren rakamlar, geleneğin devamı açısından korkutucu boyutlardadır:

Cumhuriyet Dönemi’nde Türk Müziği Repertuarı üzerine en ciddî çalışma TRT tarafından yapıldığından, konuya ilişkin incelemeler TRT Türk Müziği Repertuarı’ndaki rakamlara dayanmaktadır. TRT Arşivi’nin 2005 yılı kayıtlarına göre repertuarda örneği bulunan makâmların sayısı 286’dır. Aynı verilere göre TRT Repertuarı’nda yer alan 286 makâmdan bestelenmiş toplam 23.592 eserin % 41.96’sı -toplam 9.901 eser-, (repertuarda 1000’er eserden fazla örnekleri bulunan) şu 6 makâmdan bestelenmiştir:

1. Hicâz 2359
2. Nihâvend 2273
3. Hüzzâm 1408
4. Rast 1344
5. Kürdîli-Hicâzkâr 1275
6. Uşşak 1242
Toplam 9901

Türk nazariyatçı ve bestekârlarca bugüne kadar oluşturulmuş ve kullanılmış makâmların sayısı 600’ü aşkın iken son 100 yıl içinde repertuara katılan eserlerin en çok 20 makâmdan bestelendiği ve bu eserlerin bugün toplam repertuarın % 72’sini oluşturduğu görülmektedir.

1. Hicâz 2359
2. Nihâvend 2273
3. Hüzzâm 1408
4. Rast 1344
5. Kürdîli-Hicâzkâr 1275
6. Uşşak 1242
7. Hüseynî 987
8. Mâhûr 664
9. Muhayyer-Kürdî 614
10. Hicâzkâr 605
11. Segâh 601
12. Karcığar 588
13. Sûznâk 505
14. Sabâ 431
15. Acem-Aşîran 401
16. Acem-Kürdî 361
17. Muhayyer 359
18. Bûselik 346
19. Evc 315
20. Bayâtî 309
  Toplam 16.987

Repertuarda bu 20 makâmın dışında, elimizde eser örneği bulunan diğer 266 makâmdan bestelenmiş eserlerin toplamı 6605, oranı ise sadece % 28’dir.

TRT Repertuarı’nda 10’ardan az örnek eseri bulunan 167 makâmdaki toplam eser sayısı ise sadece 452’dir ki bu toplam repertuarın % 1.91’ine karşılık gelir. Bugün elimizde örneği bulunmayan makâmların sayısı ise 300’den fazladır.

19 ve 20. yüzyıllarda bu makâmlardan çok az sayıda eser bestelenişinin ya da hiç eser bestelenmeyişinin, yakın dönem bestecilerinin büyük kısmının, bu makâmları beğenmemelerinden değil az önce açıklamaya çalışılan sebepler yüzünden yeterince tanımamalarından kaynaklandığı düşünülmektedir. Nitekim bu makâmlar dizi, seyir, uyumluluk ve imkân bakımından kendilerinden kat be kat fazla eser yapılmış diğer makâmlardan daha fakir, zor, karmaşık, uyumsuz ya da kısıtlayıcı değildir.

Klâsik Türk Müziği’nin geleneksel öğretim ve aktarımı nota yoluyla değil “meşk” adı verilen özel bir öğretim sistemiyle sağlandığından, bu makâmlardan bestelenmiş birçok eserin kaydedilmediği için unutulduğu ve günümüze bu yüzden gelemediği söylenebilir.

Bu rakamlar, mûsikî sanatımızın 600 yıllık zaman diliminde oluşturduğu değerlerin başında gelen makâm zenginliğini bugün kaybetmek tehlikesi ile karşı karşıya kalındığını gösterir.

Verilen rakamlar değerlendirilirken, repertuarda bulunan toplam eser sayısının büyük bir kısmının (yaklaşık % 90’ının) 19 ve 20. yüzyıla ait olduğu göz önünde tutulmalıdır. Türk Mûsikîsi’nin eğitim, araştırma ve icrâ yapan kurumlarının hiç olmadığı veya olması gereken düzeye erişemediği bu dönemde, bestecilerin makâm kullanımlarında da büyük ölçüde fakirleşme oluşmuştur ki repertuardaki farklar buradan kaynaklanmıştır.

Klâsik Türk Müziği alanında ciddî çalışmalar yapacak bir Türk Müziği Araştırma Merkezi bugün dahî olmadığından, kütüphânelerde, müzelerde, özel koleksiyonlarda hatta TRT Müzik Dâiresi’nde (yok olma tehlikesi altında günden güne yıpranarak) ele alınmayı bekleyen binlerce kaynak değerlendirilememektedir. Üniversitelerde yapılan lisansüstü çalışmaların ise sayı ve nitelik bakımından istenen düzeyde olduğu söylenemez.

Anlayış ve uygulanışları bakımından da makâmların bugün dünden çok farklı oldukları görülmektedir:

Merâgî’ye atfolunan Rast Kâr (Kâr-ı Muhteşem) veya Itrî’nin Rast Na’t’ı (Na’t-ı Mevlânâ)’daki Rast ile günümüz bestecilerinden T.Alpay’ın Rast Şarkısı (Sevmekten kim usanır)’daki Rast’ın; Kömürcüzâde’nin Hüzzâm Murabba’ı (Aldım hayâl-i perçemin ey mâh dîdeme)’deki veya DedeEfendi’nin Hüzzâm Yürüksemâîsi (Reh-i aşkında edip kaddimi kütâh gönül)’deki Hüzzâm ile Ş.A.Özışık’ın Hüzzâm Şarkısı (Aylar, yıllar geçti yok senden bir haber)’deki Hüzzâm’ın neredeyse aynı makâmlar olduğunu söyleyebilmek güçtür. Bu farklılığın bestecilerin üslûplarının etkisinde şekillenen melodik yapılardaki farklılığın seyire ve dolayısıyla perdelere yaptığı etkiden kaynaklandığı düşünülmektedir.

Usûller ve formlar bakımından da durum farklı değildir, kısaca özetlemek gerekirse:
100’ü aşkın usûl yapısının sadece dördünden bestelenen eserler, repertuarın % 57,06’sını; 70’i aşkın formdan sadece bir tanesi olan Şarkı formundan bestelenen eserler ise repertuarın % 65,84’ünü oluşturmaktadır.

1. Düyek 4655
2. Aksak 3773
3. Sofyan 2549
4. Aksaksemâî 2333
Toplam 13310

Öğretimde Klâsik Dönem eserleri üzerinde durulmadığından, bu eserlerin bestelendiği, bugün büyük usûller diye sınıflandırılan usûller de yeterince bilinmemektedir. Türk Müziği öğretimi yapan bazı konservatuarların programlarından bu usûller ile ilgili dersleri çıkarmaları üzücü ve anlaşılamaz bir tutum olarak görülmektedir.

Amaç güncel müzik için müzisyen yetiştirmek olsa bile, Klâsik Müzik bilinmeden nitelikli bir güncel müziğin yapılamayacağı ve bugün bu gelenek oluşmazsa yarın için durumun daha da zorlaşacağı fark edilmelidir.

Aslında Türk Müziği öğretimi yapmak üzere kurulmuş konservatuarlar ile ilgili sorunlar, ayrı bir başlıkla değerlendirilmeyi gerektirecek kadar büyüktür. Bugün (çok düşük puanla öğrenci alındığından), çoğunlukla başka yere giremeyen, en alt seviyede sınav puanına sahip öğrencilerin tercih ettikleri okullar hâline gelen konservatuarların öğretim düzeyi de bu duruma bağlı olarak, olması gereken seviyenin altında kalmaktadır. Birbirinden farklı alanlarda ciddî ölçüde bilgi temeline ve yoğun disiplinli çalışmaya ihtiyaç duyulan Klâsik Türk Müziği eğitiminde öncelikle bu sorun hâlledilmeli ve konservatuarların öğretim programları ile ders planları yeniden ele alınmalıdır.

Mûsikî repertuarımızdaki gelenekten gelen klâsik eserlerin icrâsı konusuna gelince:

Makâm ve usûl anlayışının vazgeçilemez gereği olarak, hassâsiyetle vurgulanması gereken perdeleri ve darbları ile doğal tınıları ve icrâ üslûpları göz önüne alındığında iyi hazırlanmış küçük topluluklarla icrâ edilmesi zorunlu olan Türk Mûsikîsi’nin klâsik döneme ait eserleri, bugün maalesef akorduna özenilmemiş, perdeleri belirsiz, darbları çoğunlukla iyi planlanmadığından eserlerin yapısına uyumsuz, yanlış boğumlanmış, velveleleri kalıplaşmış, giderleri doğru tespit edilemediğinden dinamizmini ve dolayısıyla anlatım gücünü kaybetmiş, ses kayıt ve iletim cihazlarının yanlış kullanımları yüzünden boğuk, mat ve uğultulu bir toplu tınıyı ortaya çıkaran, iyi hazırlanmamış pest âhenkli (kız veya mansûr gibi) kalabalık ses ve saz topluluklarıyla icrâ edilmektedir.

Günümüz saz topluluklarının yapısı ve ortaya çıkan toplu tını da çok farklıdır. Kudûm, ney, tanbur gibi klâsik müziğimizin kendine özgü tınısını oluşturan sazlar, bugün topluluklarda neredeyse duyulamamaktadır. Topluluklarda sayıca çok fazla olan kemanlar (hatta bazı topluluklarda inanılması güç olsa da yer verilmiş olan klarnetler) yüzünden neyler; yine sayıca çok fazla sayıda olan kânun ve udlar yüzünden tanburlar duyulamamaktadır.

Bestelenişi ve icrâsı usûl temeline dayanan klâsik müziğimizin temel sazlarından biri olan kudûm, bugün çoğu icrâda kullanılmamaktadır. Kullanıldığı icrâlarda ise kudûmlerden, yapım sorunları çözülememiş olduğundan ve kullanılan sargılı zahmeler yüzünden derinliği fazla, boğuk ve renksiz bir ses duyulmakta; dâire, bendir, halîle, tef gibi diğer vurmalı sazların saz grubundaki işlevleri ise net olarak ortaya konamamaktadır.

Klâsik Türk Müziğinin iki asır önceye kadar tek yaylı sazı olan, ancak bugün icrâ güçlükleri nedeniyle kullanılmayan rebab teşvîk edilmeli, yeniden kullanımı sağlanmalıdır. Bu teşvîk santur, şehrûd, çeng, mıskâl gibi yine aynı nedenle bugün kullanılmayan diğer sazlar için de uygulanmalı, geleneksel tınılarını bozmadan icrâda kolaylık sağlayacak imkânlar araştırılmalıdır.

Bir diğer büyük ve önemli sorun, sazların icrâ üslûbundaki bozulmalardır:

Söz edilen bozulma, toplu icrâlarda melodiyi çalan en belirgin devamlı ses olarak, insan sesini çok yakından takip ettiğinden ney sazımızda iyice belirginleşmekte, bir çok icrâda geleneksel ney sesinden farklı bir ses ve geleneksel ney üslûbundan farklı bir üslûp (kavalın asîl üslûbunun bozulup arabeskleştirildiği aygın-baygın piyasa üslûbu veya pan flüt veya yan flüte öykünen soğuk ve yabancı bir üslûp) ile karşılaşılmaktadır. Aslında resmî sanat kurumlarının duyarsız yaklaşımları nedeniyle iyice yaygınlaşan piyasa üslûbu, genel olarak ses ve saz icrâlarına büyük ölçüde etki etmekte, geleneksel üslûbu değiştirmekte, bozmaktadır. Klâsik eserlerin de bugün bu bozulmuş üslûpla icrâ ediliyor olması Klâsik Müziğimizin en büyük sorunlarından biridir. Ağlayan-inleyen nağmeler, klişeleşmiş piyasa motifleri eklenerek yapılan gereksiz süslemeler, gereksiz piyano-forteler-abartılı ses nüansları, gereksiz geç girmeler ile gereksiz vurgu ve esler, eserleri yapı ve ifâde yönünden katletmekte, dinlenemez hâle getirmektedir.

Piyasa üslûbuna ve piyasa müziği örneklerine, Klâsik Türk Müziği’ni en üst seviyede icrâ ederek tanıtmak ve bu kültürü koruyarak yaşatmak amacıyla kurulmuş resmî sanat kurumlarından bazılarının icrâlarında da rastlanması çok üzücü ve kabûl edilemez bir durumdur. Bir çoğu kuruluş amacından uzaklaşmış, Klâsik Türk Müziği icrâ etme arzusunda ve edebilme yeterliliğinde olmayan bu sanat kurumlarının âcilen ele alınarak yeniden yapılandırılmaya ihtiyâcı vardır.

Bütün bu nedenlerle, Klâsik Türk Müziği üzerine çalışmalar yapacak bir Araştırma Merkezi’nin bir an önce hayata geçirilmesi gerekmektedir. Açıklığa kavuşmayı bekleyen bir çok konuya ışık tutacak ve bugün için karanlıkta kalan pek çok şâheseri gün yüzüne çıkaracak bu merkezin, Kültür Bakanlığı, TRT, Üniversiteler ve Klâsik Türk Müziği konusunda faaliyet gösteren diğer kurum ve kuruluşlarla koordinasyon içinde yürüteceği çalışmalar, yarının Türk Mûsikîsi’nin üzerinde yeşereceği sağlam bir zemîni hazırlayabilir. Aksi hâlde yarının Klâsik Türk Müziği’nden söz etmek imkânsızdır.




Hoşgeldiniz